YALAKALIĞIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ VE MECBURİYETİ ÜZERİNE…

Cüneyt DİLER

Cüneyt DİLER

E-Posta : cuneythoca2071@hotmail.com

             




          Yalakanın iyisi, efendisi osurunca derin nefes alandır.”

Bu zamana kadar yazılarımda bir kavramı ele alırken çoğunlukla, eski söylenişleri, mana iklimi ve insanların kafasında oluşturduğu ortak algıyı ifade etmeye çalıştım, bir taraftan teşhis ve tespitler yaparken bu fakir zihnim, bir taraftan da tecrübelerim, bilgim ve gözlemlerimi aktararak yazılarımın içinde gizli ya da açık bir şekilde çözüm önerileri sunmaya çalıştım, lakin bu yazımda ciddi bir târiz söz konusu tabiki üzerine alınana değil, gerçekten hak edipte hiç oralı olmayana...



Aklım bu konuda çok şey yazacak kadar dolduruyor dilim ile parmaklarımın uçlarını

Derin düşünen dostlar için  bir parantez açıyor ve sormak istiyorum:

( Yaşadığımız dünyada her kavram zıddı ile hayat buluyor, hatta gelişip boy veriyor,onca düşüncenin arasında ,Karl Marks aklıma geliyor; keşke her zıtlığı madde ile izâh etmeye çalışıp, bilinen tüm zıtlıklar arasındaki ilişkiyi  mücadele ismiyle adlandırmaya ve hatta  bu manâ iklimi oluşmamış fikri de felsefi bir  akım haline getirip, bu süreci salt madde ile belirginleştirmeden ,hikmet ile harmanlanmış bilgi kazanından nasiplenmiş olsa da, tüm anarşist hareketlerin odak noktası, psiko-sosyal bir arena haline getirmeden önce, Hazret-i Pîr-i Türkistan Hâce Ahmed Yesevi’nin Divân-ı Hikmet eserini, Yunus Emre’nin Risalet’i Nushiyye, Mevlana Celaleddin-i Rûmi’nin  Mesnevisini okumuş olsaydı ne olurdu?)

Olmazların zoru içinde seyahat ederken bu fakirin aklı, birden bulunduğum dünyaya geri dönüdüm gri gerçeklere dönüş yaptım.

“Eğer düşmanlarınızı gülünç gösterip mahvetmek isterseniz, etrafını dalkavuklarla doldurun”, demiş Edmound Jaloux adındaki Fransız yazar,.

Konuyu kavram itibarıyle ele alacak olursak Dalkavukluk; çanak-kemik yalayıcılık, yağcılık, yalakalık, şaklabanlık, yalancılık manalarına gelir ve kâselis, tufeylî olarak da isimlendirilir. Menfaat temin etmek maksadıyla başkalarına saygı ve hayranlık gösterisi yapmak, yaranmaya çalışmak da bu nevdendir. Günümüz cemiyet hayatında yükselme, itibar görme vasıtası davranışlarındandır da. Bu suretle dalkavukluk, hayatımızı ve devlet idâresini istilâ eden vaziyetiyle sıkıntı verici bir hâle giriftar olmuştur.

Dalkavukluk daha ziyâde; çıkar ve menfaat sağlamak için, hür irâdeden ve faziletten mahrum, mesuliyet alamayan kişilerin başkalarına oyuncak olma hâlidir. Böyleleri, adâletin yerine gelmesine mani teşkil ederler ve kendilerine güvenemediklerinden herhangi bir fikir üretemedikleri gibi gerçek şahsiyetlerini de ortaya koyamazlar. Asalaklıklarıyla bir iş yapamaz ve açıklarını da dalkavukluklarıyla kapatmaya çalışırlar. İnsanı olduğundan daha farklı ve fazla görüp gösterdikleri gibi, olmayan kusurlarla da itibarsızlaştırabilirler. Bu kişiler daha önce de bir yazımda belirttiğim gibi Geleneksel Yavşak Stratejiyi iyi kullanan, 24 saat kurulmuş beyinleri ile algı operasyonu yapan, korkak ve hastalıklı haysiyet cellatlarıdır, düşkün  derler böyle insanlara ki gerçekten kelimenin tam anlamıyla, düşkündürler. Böyle kişilere karşı dikkatli ve mesafeli olunmalı, övme ve iltifatlarına pek kulak asılmamalıdır.

YALAKALIK KORKAKLIĞIN DIŞA VURUMUDUR, KORKAKLAR İÇİN ASLA ZAFER YOKTUR.
Sultan Üçüncü Ahmed, kendisine hediye edilen çok kıymettâr zümrüt bir yüzüğü, bir divan toplantısında vezirlerine gösterek;
“Acaba, bundan daha kıymetli bir yüzük var mıdır?’ diye sorar. Vezirlerden çoğu;
“Hayır, efendim. Sıhhat ve âfiyetle takınız. Bundan daha değerli bir nesne olamaz.” cevabını verdikleri halde, Sadrazam Nevşehirli Damad İbrahim Paşa itiraz yollu;
- Bundan daha kıymetli bir şey vardır, Sultanım!’
-Nedir?’  
- O yüzüğün takıldığı parmak!
Bu sıraladığımız dalkavukluktan ayrı olarak, eskiden meslek ittihaz olunan dalkavukluktan da biraz bahis açalım:
Osmanlı devletinde rütbece büyük ve varlıklı kimseleri eğlendirmek, kaprislerini çekmek, onların eziyet verici şakalarına katlanarak maskara vaziyetine düşmek bir meslek ve iş koluydu. Bu meslekte yaptıkları işler için narh konulduğuna dair fermanlar da bulunmaktadır. Meslek erbabı dalkavukların en çok yaptıkları  hünerlerinden bazılarını aşağıya alıyoruz:
Elleri ve ayakları uzunca bağlanarak kuyu suyu içine daldırılıp çıkarılmak, sakalının tellerini dişleri leylek gibi takırdamak şartıyla tutam tutam yoldurtmak, içine tuz doldurulan limonu yutmak, yüzüne mürekkep veya tencere-tava karasıyla çeşitli damga, nakış ve şekiller yaptırmak, iri bir salkım üzümü sapıyla beraber nefes almadan yemek, yularsız-haşarı bir ata bindirerek atı kırbaçlamak gibi karşılığında para aldıkları maskaralıklar yaparlardı. Bu işi meslek edinmiş olan dalkavuklar işlerinde o kadar uzmanlaştılar ki, 4 kıtaya hükmeden süper bir devlet sayelerinde büyük bir çatırtı ile devrildi, hükmü altındaki topraklarda hala kan, hala acı, hala gözyaşı var…

Gelin siz bunu binlerce köylü,işçi ve emekçi’nin kan emekleri ile kurduğu ve ülke ekonomisine can vermeye başlayan bir dev şirkete uyarlayın, her şirket minik bir devlet organizasyonudur mantığı ile düşünecek olursak, o şirketi yalakalıkla, dalkavukluk ile yönetmeye çalışan,kendisinden yetenek ve bilgi olarak üstte olan birilerini gür bir ses tonu ile sindirmeye çalışan muhterem bey ve hanımlar, o organizsayon içinde etkisiz hale getirilmezlerse,eninde sonunda, sayıcak çoğalırlar ve  artık dalkavukluk sanatkârı olarak, o dev şirketin devrilmesine, onca emek ve fedakarlığın boşa gitmesine sebep olurlar, onca emek, sermaye, çaba ve fedakarlıkla kurulan bu  minimal devlet çatırdarken bir çok insanın ortak emeği zayi olur,o dalkavuklar ise karşıdan bu devrilişi izler ve burunlarını kıvırarak,ben demiştim zaten, olacağı buydu,bunlarla çalışılmaz zaten diyerek arkalarını dönüp giderler pervasızca…
Padişahın biri patlıcanı çok severmiş, ne zaman “şu patlıcan musakkaya bir türlü doyamıyorum” dese dalkavuğu da;
“Aman padişahım, siz söyleyince ağzımın suyu akıyor, akşam olsa da yesek.”
Padişah imambayıldıdan söz edecek olsa “şu imambayıldıyı icat edenin mekânı cennet olsun, nefis bir yemek, insan yemeye doyamıyor” dermiş.
Padişah; karnıyarıktan, patlıcan dolmasından, kızartmasından, kebabından, patlıcan salatasından, turşusundan ve reçelinden söz ettikçe, dalkavuk da göklere çıkarırmış.
Gel zaman git zaman padişah patlıcandan nefret etmiş, sofraya değil yemeği, salatası, turşusu, tatlısı patlıcanın “p” harfinin gelmesini bile yasaklamış. “Şu patlıcan musakkanın neresini beğenirler de yerler, bir türlü anlamıyorum” dediğinde dalkavuk da padişahın sözünü tamamlarmış. “Aman padişahım bu musakkanın yenilmesini yasaklamak lazım.”
Padişah bir başka gün;
“Bu insanlara hayret ediyorum; o kadar güzel salata çeşidi varken akşam yemeğinde tutup patlıcan salatası yiyorlar, anlamak mümkün değil.” Dalkavuk sözünü kesercesine atılarak eklemiş, “insanlarda damak zevki diye bir şey yok, en iyisi patlıcanın yetiştirilmesini yasaklamak. Adını bile duymaktan nefret ediyorum.”
Bu konuşmaları duyan biri dayanamamış ve padişahın olmadığı ortamda dalkavuğa sormuş “yahu sen bir zamanlar patlıcanı met eder ve adeta göklere çıkarırdın, şimdi ise patlıcanı ve yemeklerini kötülüyorsun, nasıl olur da bu kadar değişebilirsin, hayret”
Dalkavuk da hemen yanıtlamış:
“Bana bak arkadaş bana bak ben patlıcanın değil padişahın dalkavuğuyum anladın mı?
”Son sözümüz şu olsun:Tuzağa koyduğun yem taneleri cömertlik sayılmaz.

Her yıldız insan ve yıldız kuruluş, çevresindeki yalaka ve yağcı cellat karakterli düşkün insanların elinden bir an evvel kurtulur,uzun ömürlü bir ümit kaynağı olmaya devam eder inşallah…

 

 

İzlenme: 742 Yazdır

YORUM EKLE

Yorum Başlığı

Yorum

YORUMLAR

Tüm Yorumlar
  • Doç.Dr.Umut Gonca

    Misafir: yazınız güzel olmuş ama eski yazılarınız gibi derin ve çok emekli değil arkadaşım tespitler haklı ama daha farklı alanlarda istifade etmek istiyoruz sizden. 31 Ağustos 2015 14:43

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR