SESSİZ ŞUURALTI SUNUŞ SİSTEMİ: TELEGRAM

Cüneyt DİLER

Cüneyt DİLER

E-Posta : cuneythoca2071@hotmail.com

Bu makale, Artık Dünyada,hakkında belli bir şuur ve tepki oluşmuş TELEGRAM (Zihin Kontrolü) konusunda Türk kamuoyunu bilinçlendirmek için araştırma ve örnekler detaylı incelenip,alıntılar yapılarak yazıldı ve devamı gelecek...

Amacımız, insanlığı tehdid eden ve birçok bakımdan ele alınması gereken, bu yazımızda bizim işaretlemeye çalışacağımız üzere ve literatüre girdiği şekliyle “bir vasfı da” ASKERÎ SİLAH olan bu vahşice uygulamanın tehlikelerine işaret etmektir.

(Yazıdaki şekil düzensizliği ve düşük kelime ve tümce uygulamaları; bilinçli olarak okuyucunun bilinçaltı işgaline uğramaması için özellikle yapılmıştır...)


Yanısıra, meselenin -maalesef- psikolojik problemler yaşayan insanların uydurmaları

veya esrarlı romanlarda geçen hayal ve kurgulardan ibaret olmadığını göstermektir.

Yine bu çalışma, bir yandan birçok ülkede bu alanda yapılan çalışmalara temas ederken, diğer yandan meselenin özüne vâkıf kişi ve kuruluşlar tarafından TELEGRAM’a gösterilen tepkileri paylaşma arzusuyla kaleme alınmıştır.

“TELEGRAM, askerî bir silahtır” dedik. Fakat bu silah türü, "konvansiyonel" dediğimiz, kabul

edilmiş, genel mânâda bilinen silahlardan kimi farklılıklar arzeder:

Bunlardan birincisi, başka hiçbir silahta olmayan bir özelliktir ki, “silahı kullanan” ve “hedef kişi”  dışında bir üçüncü kişi, bu silahın etkisini göremiyor, duyamıyor ve hissedemiyor.

Sadece “hedef kişi”nin tepkileri müşâhede edilebiliyor.

Bir diğer farklılık da, “askerî silah” olmasına karşılık, kendine has özelliklerinden dolayı, ortada

fiilî bir savaş hâli olsun veya olmasın kullanılabiliyor. Birçok ülkede, o ülkenin iç ve dış savunmasından

sorumlu askerî, inzibatî ve istihbarî kurumların görevlileri tarafından, ülke içi veya dışında, hem siyasî

ve ideolojik olarak kendilerine “yakın” sayılabilecek insanlara, hem de kendi siyasî ve ideolojik

görüşlerine “aykırı” görülen şahıslara tatbik edilebiliyor. Bir diğer deyişle, yabancı veya vatandaş

ayırımı yapma gereği duyulmaksızın, “kurban” kişi bazen “kobay” bazen de “hedef” addedilerek

uygulanabiliyor. Deneme, geliştirme ve uygulamaların “gizliliği” buna imkân sağlıyor.

“Zihin kontrolü” teknolojisinin, sadece kelime anlamına bakılarak “nezih ve temiz

bir iş"(!) olduğu zannedilmemelidir. İnsan fıtratına tamamen ters nitelikte olan bu silahın

en önemli hedeflerinden biri de, “kurban”a beyin kontrolü ile paralel olarak -yine askerî literatüre

yerleştiği şekilde- MAXIMUM PAIN (en üst seviyede acı) verebilmek çünkü bugün dünyanın

birçok ülkesinde TELEGRAM mağdurları var. Mağdurların kurduğu dernekler; hâdise etrafında

yayınlanan birçok ciddi kitap, dergi veya gazete makalesi; yine, internette sayısız makale, araştırma

ve döküman mevcut. Batıdaki bazı organizasyonların bu mesele merkezinde düzenli olarak

seminer ve konferanslar tertib ettiklerini de biliyoruz; insanları şuurlandırmak için ciddi bir mücadele veriliyor.


Bu gelişmeler ülkemiz dışında tüm hızıyla sürer ve insanlar arasında günden güne yayılan genel bir şuurlanma

süreci yaşanırken; üstelik ABD ve Rusya başta olmak üzere kimi ülkelerde protesto gösterileri

bile yapılırken; TELEGRAM’a karşı dünyadaki en etkili mücadeleyi veren insanlardan Mind Justice Organizasyonu

başkanı Cheryl Welsh'in ifadesiyle, “ATOM BOMBASINDAN DA TEHLİKELİ” bu silaha karşı maalesef ülkemizde yeterli bir kamuoyu tepkisi gelişmemiştir.

Fakat herşeyin üstünde, bu silahın hedefi olan fikir adamı Salih Mirzabeyoğlu'nun yaşadıklarından ve aktardıklarından ilhamla şunu söylemeye mecburuz:
BU İNSANLIK DIŞI SİLAHIN UYGULAMA SAHASI BU ÜLKEDİR VE EN BÜYÜK MESULİYET DE BU ÜLKENİN İDARÎ MEKANİZMASINDA YER ALANLARIN PAYINA DÜŞMEKTEDİR.

Askerî terminoloji içerisinde “ÖLDÜRÜCÜ OLMAYAN(!) ELEKTROMANYETİK SİLAHLAR”kategorisinde

yapılan bu çalışmalar, ülke halkından tamamen gizli, siyasî yöneticilerinse bir bölümün "kısmî bilgisi" dâhilinde yapılıyor.

Bu husus, hem TELEGRAM teknolojisinin patentini ellerinde bulunduran bellibaşlı ülkeler, hem de

Türkiye gibi bu silahların sadece "uygulama alanı"(DELTA) olan ülkeler için geçerli.

Böylesi anormallikler, aslında bir bakıma “normal”. Çünkü yapılan çalışmaların herkesin

önünde ve bilgisi dahilinde olması, -bu işkence ülkelerarası “insan hakları” kriterlerini ihlal

etmeden devam ettirilemeyeceği için- mümkün değil.

Bu derece vahim ve çok gizli bir askerî silah sözkonusu iken; dünyada “elektromanyetik silah” yarışı

tüm hızıyla devam ederken; Türkiye, Irak, Filistin, Afganistan, Lübnan, Kosova, Çeçenistan gibi ülkeler

bu silahların deneme, kullanım ve geliştirme sahaları olmuşken; hattâ Bhutan gibi ismi bile

pek bilinmeyen ülkelere kadar kendine tatbikat alanı bulabilmişken; Türkiye'deki

bilgisizlik ve aldırmazlık, belki de silahın kendisi kadar ürkütücü. Yaptığımız çalışma, ülkemizde yaşanan

bu gidişata işaret etme kaygısını da taşıyor.

Bazı Türk bilim adamlarının çıkışlarını övgüye değer bulsak da, maalesef yetmiyor.

Ülkemizdeki bu atmosferi dağıtmaya ve insanımızı şuurlandırmaya yönelik her türlü ciddi açıklamayı, veri

paylaşımını ve bu gaye çerçevesindeki her çeşit müsbet faaliyeti yahut böylesi faaliyetleri

tetikleyecek “gayret”i çok kıymetli buluyorum.

Böylelikle, yazımızın genel çerçevesi de de ortaya çıktı sanıyorum.

TELEGRAM VE ETKİLERİ
Uluslararası ASKERÎ SİLAH literatüründe “ÖLDÜRÜCÜ OLMAYAN” (Non-lethal)

kategorisindeki “ELEKTROMANYETİK SİLAHLAR” (Electromagnetic Weapons) arasında

çok özel bir yeri olan"ZİHİN KONTROLÜ" (Mind Control) yâni TELEGRAM, hem o silahı, hem de o silahın

etki alanını ifade eder. TELEGRAM, herşeyden önce bir “cihaz” veya “cihazlar bütünü”ne dayanır.

Mesele, “şunu şöyle söylediler, duygu ve düşüncelerimizi manipüle ettiler” meselesi değildir burada.

TELEGRAM’da, çok kaba bir ifadeyle, göz ve kulak gibi aslî duyular “by-pass” edilerek, yâni DOĞRUDAN BEYİNE

normal yahut anormal görüntü ve sesler nakledilerek, vücudun istenilen kısımlarına acı verme

gibi metodlarla da desteklenerek, “hedef kişi”nin iradesi kırılmaya ve zihnen “kontrol” altına alınmaya çalışılır.

Bu süreçte, “hedef kişi”den gelen beyin dalgaları çözümlenerek, o kişinin duygu ve düşünceleri de “okunur”.

TELEGRAM saldırısı neticesinde “hedef kişi”de meydana gelen etkilerin bazılarını –literatüre geçtiği

hâliyle- şu şekilde sıralamak mümkündür:

1. Bir sebebi olmadığı hâlde, kulaklarda sürekli çınlama.
2. Fizikî ve ruhî bir sebeb yok iken, elektrik çarpmasına benzer bir duyguyla âniden uykudan uyanma.
3. Uyarıcı bir madde kullanılmadığı hâlde, gece yatarken uzun süre güçlü bir uyanıklık hâli hissetme.
4. Vücutta, özellikle kol ve bacaklarda iğne batmasına benzer acı ve yanmalar.
5. Vücutta, özellikle kol, bacak ve parmaklarda âni kramplar ve sık sık
kas atmasına benzer titremelerin olması.
6. Vücutta, özellikle yüz ve kasıklarda şiddetli kaşıntılar.
7. Dinlenme hâlinde olunduğu hâlde, âni kalb çarpıntısı ve stres duygusu.
8. Bilinir bir sebeb yokken vücut sıcaklığında âni yükselme ve âni terleme hâli.
9. Yorgun olunmadığı hâlde, vücuda âni bir yorgunluk ve hâlsizliğin çökmesi.
10. Baş ve vücudun çeşitli bölgelerinde âniden başlayan ve âniden biten ağrılar.
11. Kafada tansiyon yüksekliğine benzeyen bir şişkinlik ve saç derisinde yanma hissi.
12. Aşırı unutkanlık; düşünülen bir şeyin zihinden âniden silindiği veya düşüncelerin aktığı hissi.
13. Cinsî organda titremeler ve sebebsiz ereksiyon veya orgazm.
14. Sebebsiz olarak, aşırı heyecanlanma, sinirlenme, üzüntü, ümitsizlik gibi
duygular, sıradan olaylara aşırı tepkiler verme.
15. Gözler kapatıldığında, hattâ açıkken, gözün önünde üç buudlu resimler canlanması.
16. Şuursuz olarak sürekli zihinde birşeyleri tekrarlama.
17. Kafa içinde nereden geldiği belli olmayan ses veya gürültüler duyma.
18. Görülen ve duyulan herşeyin sanki birileri tarafından izlendiği ve zihnin okunduğu
duygusuna kapılma.
19. Bulunulan herhangi bir yerde, sık sık, cisimlerin ısı değişimlerinde çıkardığı
seslere benzeyen çıtlama sesleri duyma.
20. Kol saati ve benzeri şahsî cihazlarda bulunan pillerin, normal ömürlerinden
daha kısa bir sürede bitmesi.
21. Hafıza kaybı ve davranış bozuklukları.
22. Duyulan sesin yönü, şiddeti ve muhtevâsının değişmesi.
23. Göz kapaklarının denetlenerek, konuşmanın bozulması.
24. Zahmetli işler sırasında omuzlar ve kollar zorlanarak kazalara sebeb olma.
Bir şey yaparken dirseklerin dürtüklenmesi ve işe engel olma. Bacaklarda ağrı ve gereksiz
hareketlenme, sağ ve sola sallanma ve aşırı sertleşme.
25. Ayağın zor ulaşılan yerlerinde kaşınma ve kızarmalar.
26. Sırttaki büyük kaslarda kasılmalar.
27. El hareketlerinin kontrol edilmesi.
28. Düşüncelerin okunması yahud dışarıdan düşünce nakledilmesi.
29. Rüyaların kontrol ve manipüle edilmesi.
30. Hareket eden hayalî görüntüler görülmesi.
31. Göz kapaklarının sürekli açık tutturulması.
32. Sürekli kulak çınlaması.
33. Çene ve dişlerin sebeb yokken titremesi.
34. Sindirim sistemi ile alâkalı olarak, bağırsak hareketlerinin kontrol altına alınması.
Bu silahı diğer konvansiyonel silahlardan ayıran; yukarıda saydığım özelliklerinin dışındaki

bir diğer- hususiyeti de; "KİŞİYE ÖZEL" ve "AYARLANABİLİR" olması, yâni hedef kişinin fizik, ruh ve beyin

yapısına göre saldırı imkânı sağlaması. Şöyle ki, hedef kişi dışında kimsenin duyamayacağı seslerle

beraber kimsenin göremeyeceği görüntüleri nakledebilmenin sözkonusu olduğu ve bunun da “mevcut sahne”de

görev alan “emir eri” veya “gönüllü” piyonların bulunduğu bir ortamda yapıldığı düşünülürse, hedef kişinin

her yönden kuşatılmaya çalışıldığı, tamamen çökertilip kontrol altına alınmak istendiği anlaşılır.

Hâdisenin sadece ses ve görüntü “alışveriş”inden ibaret kalmadığı ve yine bu elektromanyetik silahla

MAXIMUM PAIN (En Üst Seviyede Acı) vermenin operasyona dâhil edildiği gözönüne alınırsa, TELEGRAM’ın korkunçluğu daha da aydınlanır.

Resmî belgelere geçmiş örnekler tarandığında, büyük kısmı “kobay” olarak hedeflenmiş olarak, TELEGRAM’ın hedefindeki kişilerin çoğunlukla hapishânedeki mahkûmlar, hastahânedeki hastalar, ordudaki erler ve yalnız yaşayan

kişiler olduğunu görüyoruz. Zannedildiği veya zannettirilmek istendiği gibi, bu uygulamanın

kolayca ve “topluca” herkesi hedefine alabileceği düşüncesi, –şu ân için- silahın hâlihazır tatbikatıyla bağdaşmamaktadır.

Potansiyel olarak herkes hedef alınabilir olsa dahi, şimdiki tatbikat, “seçilmiş” hedeflere operasyon tarzındadır.

Yine dünyada literatüre girmiş örneklere baktığımızda, şunu söylemek icab ediyor: Hedef kişinin kapalı veya açık

alanda olup olmaması, hattâ normalde bulunduğu yerin yüzlerce kilometre ötesine gidip gitmemesi bile onun

TELEGRAM’ın tesir alanı dışına çıkmasını sağlayabilecek faktörler değil. Buna rağmen, hedef kişinin mekânı

daraltıldığı nisbette silahın tatbik gücü ve etkisinin arttığını, faillerine bu bakımdan bir kolaylık sağladığını söyleyebiliriz.

TELEGRAM bahsinde en çok tartışılan konulardan biri de “duygu ve düşüncelerle oynanma” meselesi olsa gerektir.

Merkezi Teksas'da bulunan Bioelectromagnetics Special Interest Group of American MENSA Ltd'in yayın organı Resonance'ın Nisan 1998'de yayınlanan 33. sayısında editör

Judy Wall, "Military Use of Mind Control Weapons" (Zihin Kontrol Silahlarının Askerî Kullanımı) başlıklı makalesinde şunları söylüyor:

- "Zihin-Değiştirme" sistemi, bir şuuraltı taşıyıcı teknolojisine dayanmaktadır.

"SSSS" - SESSİZ SES YAYAN YELPAZE, S-DÖRT olarak bilinen ve Dr. Oliver Lowery tarafından geliştirilen, 27 Ekim 1992 tarih ve US Patent #5,159,703 Patent numaralı, "SILENT SUBLIMINAL PRESENTATION SYSTEM"dir (SESSİZ ŞUURALTI SUNUŞ SİSTEMİ).

Patent açıklaması da şöyle:

Çok düşük veya çok yüksek frekans aralığında veya bitişik ultrasonik yelpaze genişliğinde ve frekanstaki

işitilir olmayan taşıyıcılar yoluyla, yaptırılmak isteneni ikna için, işitilir ve sözlü bilginin beynin içine hoparlör, kulaklık veya piezo-elektrik dönüştürücüler kullanılarak verilmesine dayanan SESSİZ irtibat sistemidir.

Sözkonusu yazıda, yapılanın CLONING THE EMOTIONS (DUYGULARIN KLONLANMASI) olduğuna vurguyla şöyle devam ediliyor:

- Bilimadamları, bu bilgisayar destekli EEG’leri kullanarak, beynin düşük genlikteki

(low-amplitude) DUYGU İMZA KÜMELERİ'ni belirleyip tecrid edebiliyor, bunları bilâhare

sentezleyip bir başka bilgisayara aktararak depolayabiliyor. Başka bir deyişle; bilim adamları, bir

insanın belli bir duyguyu yaşadığı ânda ortaya çıkan hassas ve karakteristik beyin tabloları üzerinde

çalışarak, bu yolla kişiye âit duygu deneyimlerinin tanımlanabilmesini ve o ândan itibaren onu çoğaltmayı

başarabiliyor. Bu kümeler, daha sonra –patenti olan- SESSİZ SES TAŞIYICI FREKANSLAR'a

yerleştirilerek, aynı temel duygunun bir diğer hedef kişide ortaya çıkmasını SESSİZCE tetikliyor.»

Ülkemizdeki kimi etkili-yetkili-bilgili zevat, dünyada olup bitenlere dair malûmatları sadece televizyondan

damlayanlardan ibaret kalabalıklara “hiç böyle bir şey olabilir mi?” tarzında yalan söyleyedursunlar, adamlar

apaçık “patent”ini bile almış!..

TÜRKİYE’DE TELEGRAM
“Kobay” olarak kullanılanların dışında, dünyada TELEGRAM saldırısının hedefi olarak toplumda etkili mevkii

olan yahud siyasî - ideolojik bakımdan “düşman” olarak tanımlanan kişilerin seçilmesi, göze çarpan bir diğer husus.

Misâl olarak, bizden fikir adamı Salih Mirzabeyoğlu, dışarıdan Bhutan'lı devlet adamı ve insan hakları savunucusu

Tek Nath Rizal ve Pakistan asıllı Amerikalı yazar Kai Bashir ilk akla gelen isimler. Soğuk Savaş döneminde

Sovyetler etkisindeki Macaristan'dan meşhur satranç ustası Paul C. Dozsa gibi, rızası dışında askerî araştırma objesi

olan şahsiyetler de var. O da Rizal gibi yurdundan uzakta yaşıyor. 1958'de yaşadığı kötü günlerden sonra, bugün

Avustralya'da hayatını sürdürüyor.

Yeri gelmişken; temelde aynı tarz TELEGRAM silah ve uygulamasının hedefleri de olsalar,

Kumandan Salih Mirzabeyoğlu’na uygulananların, hepsinin fevkinde ve “çok özel” olduğunu teslim etmek durumundayız.

Araştırmacı Ömer Özkaya’nın “sembol bir şahıs olduğu için hedef seçildi” dediği

Salih Mirzabeyoğlu’nun İBDA Yayınları arasından çıkan Telegram –Zihin Kontrolü- adlı eseriyle, hâlen haftalık Baran dergisinde tefrika edilen ve ileride yine İBDA Yayınları arasından çıkacak olan Ölüm Odası -B-Yedi - adlı eseri

bizzat bu korkunç silahın hedefi olan bir insan tarafından kaleme alınmış ve bu bahiste

meselenin “derinliğine” işlendiği -dünya çapındaki- biricik kaynaklar kıymetinde.

TELEGRAM teknolojisi ve operasyonlarıyla ilgili olarak Türkiye’de gerek askeriye, gerek emniyet, gerek istihbarat, gerek

siyaset, gerek akademi, gerekse basın, kelimenin tam anlamıyla “üç maymun”u oynamaktadır.

Bu tavrın sebebi, kısmen bilgisizlik, belli bir kısmı içinse bizzat “suç ortaklığı”dır. Buna şuurlu katkı yapan bilim adamları

ve onların örgütleri dahi mevcuttur. Toplumu bilgilendirmek gibi aslî bir görevi olan - olması icab eden basınsa, bu konuda

tam tersi bir amaç için kullanılmaktadır. Güya entellektüel ve bağımsız(!) bilim adamlarının insanı hayrete düşürücü

cehaletleri, dünyadan habersizlikleri, duyarsızlıkları, korkaklıkları da cabası.

Bildiklerini söyleyebilen Türk bilim adamlarından ikisinin adını zikretmeden geçemeyeceğiz.

Birincisi, bu mevzuda yıllardır toplumu aydınlatmaya çalışan Boğaziçi Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü

öğretim üyesi Prof. Dr. Selim Şeker; ikincisi de, İstanbul Kültür Üniversitesi öğretim görevlisi Dr. Cahit Karakuş.

Prof. Dr. Selim Şeker, kendisine sorulan “elektromanyetik dalga ile bir insanın beynine müdahale edilebilir mi?”

sorusuna şöyle cevap veriyor:

- 'Elbette. Bu çok pahalı bir teknoloji. Bütün kalkınmış ülkeler, insanları kontrol etmek amacıyla bu alanda

araştırma ve denemeler yapıyorlar. Özellikle ABD, Rusya ve Çin gibi dünyada hâkimiyet sürmek isteyen ülkeler

bu tür çalışmalar yapıyor. “Cep Tehlikesi” kitabının 9. bölümünü bu konuya ayırdım.

Arzu edenler kitabta ayrıntılı bilgileri bulabilirler.

ABD idare etmek ve istediğini yaptırtmak istediği ülkenin başbakanının beynine müdahale ederek, kendi ajanı olarak kullanabilir.

Zaten bu tür denemeler uzun yıllardır yapılıyor. Amaç, insanları ve ekonomiyi kontrol altına almak.

BUNDAN SONRAKİ SAVAŞLAR DA BÖYLE OLACAK!' diyor. Yine TELEGRAM üzerinde çalışmalar yapan, yukarıda adını zikrettiğimiz bir diğer bilim adamı Cahit Karakuş’un verdiği bir konferansın haberini sunuyor bir üniversite internet sitesi:

- 'İnönü Üniversitesi’nde elektromanyetik silahların kullanımı ve etkileri ile elektromanyetik dalgaların

insan beyni üzerindeki etkilerinin konu alındığı bir konferans düzenlendi.

Hoca Ahmet Yesevi Salonunda gerçekleşen ve Rektörümüz Prof. Dr. Cemil Çelik, rektör yardımcıları, fakülte dekanları

öğretim üyeleri ve öğrencilerin katıldığı, “Uzaktan Beyin Kontrolü ve Elektromanyetik Silahlar” başlıklı konferansı

İstanbul Kültür Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Cahit Karakuş sundu.

Karakuş, elektromanyetik silahların kullanımı ve etkileri ile elektromanyetik dalgaların insan beyni

üzerindeki etkilerini izah etti.

Elektromanyetik dalgalarla beyin kontrolünün nasıl sağlandığını, nelerin amaçlandığını ve nerelerde nasıl

kullanılabileceği ile ilgili bilgiler veren Dr. Karakuş, aynı zamanda elektromanyetik silahların nasıl yapıldığı ve

nerelerde kullanıldığı ile ilgili detaylar üzerinde durdu.

Dr. Cahit Karakuş, konuşmasında, “ELEKTROMANYETİK DALGALAR İLE ÖNÜMÜZDEKİ 20 YILDA  DÜNYANIN GELECEĞİ BELİRLENEBİLECEKTİR. Elektromanyetik silahların enerjisi için Toryuma ihtiyaç duyulmaktadır.

Bu enerji kaynağının büyük bölümü ülkemizde mevcuttur. Dünya rezervinin 2/5’i Türkiye’dedir.

En önemlisi ise bunun da büyük bir kısmı Malatya’da bulunmaktadır. Bu çerçevede özellikle akademisyenlerimize

önemli görevler düşmektedir. Bu teknoloji hakkında araştırma ve geliştirme projelerine önem verilmesi gerektiğini

vurgulamak istiyorum.' dedi.

Allah, kendi dar sahaları dışında tam bir kara cahil oldukları hâlde, “ilim adamı” etiketini hiç arlanmadan

göze sokucu kalabalıktan ayrılan böylesi hakiki “ilim” adamlarının sayısını artırsın.

DÜNYADA TELEGRAM
Muhtelif metod ve amaçlı zihin kontrolü faaliyetleri belki de insanlık tarihi kadar eski.

Bizim bu mütevazı çalışmamızın konusu olan ve tatbikinde elektromanyetizma ve cihaz kullanılan TELEGRAM’ın oluşumunu hazırlayan çalışmalar ise 19. yüzyıl başlarına kadar uzanıyor. 

Nikola Tesla'nın alternatif akımı bulup geliştirmesi ve onun prensibleri istikametinde yapılan çalışmalar;

Hitler Almanyası'nda yapılan bu yönde denemeler; savaşın gidişatıyla çalışmaların sekteye uğraması;

Almanya'dan ABD'ye sığınan bilim adamlarının projeleri ve akabinde Jose Delgado'nun 60'larda

zihin kontrolü üzerinde çalışmaları ile hız kazanan gelişmeler...

Prof. Dr. Jose Delgado, zihin kontrolü bahsinde en tanınmış isimlerin başında geliyor.

Bugün 95 yaşında ve Yale Üniversitesi'nin sembol şahsiyetlerinden olan

bu sinirbilimci, 1960'larda birçok hayvan, hattâ psikolojik problemleri olan hastalar

üzerindeki deneyleri sebebiyle çokça tenkid edildi. O dönem Pentagon'un da kısmen desteğini almıştı.

Delgado’nun 1969’da yayınladığı Beynin Fizikî Kontrolü - Psikomedenî Bir Topluma Doğru

(Physical Control of the Mind – Toward a Psychocivilized Society) kitabının takdiminde;

Rockefeller Üniversitesi, Amerikan Deniz Kuvvetleri Araştırma Dairesi ve Birleşmiş Milletler

Hava Kuvvetleri 6571. Aeromedikal Araştırma Laboratuvarı, çalışmalarına katkılarından dolayı

Delgado tarafından “şükranla” anılıyor. Yaptığı çalışmaların neticesinde, üzerinde çalıştığı hayvanların

durumu için, "âdeta elektronik oyuncak gibi oldular" diyerek memnuniyetini ifade edecektir.

Delgado’nun yaptığı en meşhur deneyse, arenada üzerine gelen boğayı elektrikî tesir kullanarak durdurması.

Ord. Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan, bizzat şahid olduğu bu olayı bakınız nasıl aktarıyor:

- '1970’lerin başlarında Amerika’da çok çarpıcı bir başka “dıştan etkileme” deneyine şahid olmuştum.

Tecrübî psikolog Dr. Delgado, bir stadyumun ortasında, dört nala saldıran bir boğanın gelişini, televizyon kumandasına

benzer bir araçla, kıpırdamadan seyrediyordu. 5-10 adım kala elindeki bir düğmeye bastı.

Azgın boğa durakladı, sonra da sakin sakin etrafta gezindi. Delgado bir başka düğmeye basınca

hayvan yine kızgın hâline dönüştü, burnundan köpükler saçıyor, ön ayağıyla tepiniyor ve saldırıya

hazırlanıyordu ki bir düğmeyle tekrar uslu öküz oldu! Bu farklı davranışlar, boğanın daha önce deri altına yerleştirilen

çipler sâyesinde, beyninin öfke ve huzur bölgelerine elektrik vermekle oluyordu.'

1975 yılında yayınlanan “Two-Way Transdermal Communication with the Brain” (Beyinle Cilt İçinden İki Yollu İrtibat)

başlıklı bir yazıda ise, Delgado'nun beyin araştırmalarını bilgisayarlara uyarlamayı başardığı vurgulanarak, “Transdermal –cilt yollu- alıcıların en ilginç yönü, beyin fonksiyonlarının

eşzamanlı kayıd altına alınması ve uyarılmasının temini ki, bu sayede, talebe dayalı

bildirimler bilgisayara uyarlanabiliyor.“ denmekte idi.

1974 yılında Dr. Joseph C. Sharp tarafından Walter Reed Askerî Araştırma Enstitüsü’nde ilk defa olarak

insan beynine ses nakletme çalışmaları yapılmaya başlandı ve başarı kaydedildi.

Bu çalışmalar, kulakları hiç duymayan sağır kişiler üzerinde de hedefine ulaştı.

Kulağın duymasına lüzum kalmadan, sesin doğrudan doğruya beyne nakledilmesi deneyleriydi yapılan.

Dolayısıyla “hedef kişi”, bu tatbikata karşı koyamıyor, savunmasız kalıyordu.

Çünkü ses ve görüntüler, -gaibten değil!- bilgisayardan geliyordu.

Bugün artık resmî ağızlardan dahi bu çalışmaların teyidi yapılmaya başlanmıştır.

Buna en bâriz misâl, NASA'nın astronotlarla “seslendirilen kelimeler” olmaksızın

konuşma deneyleridir ki, kendi yayınlarında “yüzde 92 nisbetinde” başarılı olunduğu ifade edilmektedir.

ABD veya CIA'nın “Zihin Kontrolü” çalışmalarına müdahil oluş tarihi olarak 1941 verilir.

O dönemden itibaren ABD, serbest veya örgütlü olarak bu sahada çalışan hemen tüm bilim

adamlarını kontrolü altına almaya çalışmış ve bunda da büyük ölçüde başarılı olmuştur.

“Büyük ölçüde” diyoruz, çünkü meselâ 2001 yılında, çok yönlü çalışmalarıyla tanınan sinirbilimci

ve psikanalist Dr. John C. Lilly, insanlar üzerindeki deneyleri ahlakî bulmayarak bu birlikteliğe

kısa bir süre sonra son vermesiyle de meşhurdur.

ABD’deki “Zihin Kontrolü” araştırma ve uygulamaları, geçmişten bugüne çeşitli kod isimler verilerek yürütülmüştür. Bunlardan öne çıkan bazıları, CHATTER, BLUEBIRD, ARTICHOKE, MKULTRA, MKSEARCH ve MKDELTA’dır.

ABD’deki zihin kontrolü deneyleri, bu süreçte tüm ülkeyi sarmış olmasına karşılık, yıllarca büyük bir gizlilikle yapılır.

Olan bitenden habersiz insanların, küçük çocukların, bedenen hasta olanların yanısıra

akıl hastalarının, cezaevlerindeki tutuklu ve mahkûmların, hattâ ordudaki askerlerin bu deneylerde kullanıldığı

yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlar. Öyle ki, deneyler sırasında ölümlerin meydana geldiği; kalıcı fizikî rahatsızlıklar

yaşayanlar yanında, birçok “kobay”ın psikolojik dengesini kaybettiği ve bazılarının intihara kalkıştığı

bugün artık kesin olarak biliniyor.

ABD’deki projelerin ilklerinden CHATTER (Gevezelik) Projesi, Sovyetler'in casus veya esirleri itiraf ettirmek için

kullandıkları ilaçların “başarısına” karşılık olarak geliştirilmişti. Araştırma, casusların sorguları sırasında

kullanılabilecek ilaçların belirlenmesi ve denenmesi üzerine odaklanmıştı.

CHATTER Projesi, 1953 yılında resmen sonlandırıldı.

Çalışmalarını insan davranışlarını kontrol yönünde genişletmek isteyen CIA, teşkilatın başı Allen Dulles'in onayıyla

1950 yılında BLUEBIRD (Mavi Kuş) Projesi'ne başladı. Bu programın hedefleri şöyle sıralanıyordu:

1. Personelden izinsiz bilgi sızdırılmasını önleyecek bir metod geliştirmek.

2. Özel sorgulama teknikleri yoluyla ferdin kontrol edilmesinin mümkün olup olmadığının araştırılması.

3. Hafıza geliştirme usullerinin araştırılması.

4. CIA personelinin düşman kontrolüne geçmesini önlemek için savunma teknikleri geliştirmek.

BLUEBIRD Projesi'nin kod adı, 1951 Ağustos'unda ARTICHOKE (Enginar) Projesi olarak değiştirildi.

Bu projenin hedefi de hipnoz ve çeşitli kimyevî maddelerin kullanımı yoluyla sorgulama tekniklerinin araştırılmasıydı.

Bu program da 1956'da noktalandı.

Ancak, ARTICHOKE Projesi'nin durdurulmasından üç yıl kadar önce, yâni 13 Nisan 1953'te o dönem CIA Başkan Yardımcısı olan Richard Helms'in teklifleri doğrultusunda, MKULTRA Projesi

başlatılır. MK harflerinin, “Mind Kontrolle” (Zihin Kontrolü; “kontrolle” kelimesi İngilizce “control”ün Almanca karşılığı)

kelimelerinin kısaltması olduğu düşünülüyor.

MKULTRA Projesi çerçevesinde insan davranışlarını kontrol etmek amacıyla başvurulan araç, metod ve ilmî disiplinler

arasında radyasyon, elektroşok, hipnoz, başta LSD olmak üzere çeşitli kimyevî maddeler

askerî araç gereçler, işkence âletleri ile psikoloji, psikiyatri, sosyoloji, antropoloji gibi sosyal bilimler vardı.

MKULTRA'nın yurtdışı için geliştirilen versiyonuna da MKDELTA adı verilmişti.

1970'lerin başında UTAH EYALET HAPİSHÂNESİ Gunnion Tesisleri ve Devlet Hastahânesi'nde yaşanan

elektromanyetik dalgalarla taciz, beyin kontrolü vak’aları mahkemelere taşınmışsa da,

tahmin edileceği üzere- bir netice alınamamıştır. Mesele, “millî güvenlik”tir(!) ne de olsa!

Zihin Kontrolü yahud TELEGRAM’a giden yolun tarihi, elbette ABD'de yapılan çalışmalarla sınırlı değil.

Devrin Komünist Bloğunun lideri SSCB, hem kendi ülke sınırları içerisinde, hem de müttefiki olan

Doğu Avrupa ülkelerinde, bu istikametteki çalışmalarına azamî bir dikkat ve hassasiyetle devam ediyordu.

Soğuk Savaş dönemi bloklaşmasının, bu silahın geliştirilmesi, kullanımı ve paylaşımı noktasında bugün hâlâ

varlığını hissettiriyor olması, işin bir başka ilginç yönü. Meselâ, ABD, İngiltere ve Kanada’nın

yukarıda adlarını saydığımız bu nevî projelerdeki geçmiş “ortaklığı”nın bugüne de uzandığı söylenebilir. Y

eni keşfedilen hemen tüm silahlarda olduğu gibi, siyasî-ideolojik işbirliğinin etkisi, bu askerî silahın kullanımında da kendini gösteriyor.

Bugün için, bir tarafta ABD, İngiltere ve İsrail, diğer yanda Rusya, bunlara mukabil Çin önemli...

İlâveten; Almanya, Fransa, İsveç gibi bazı Avrupa ülkeleri ile Brezilya, Hindistan ve İran da bu silah üzerinde araştırmalar yapan ve bol sıfırlı fonlar ayıran ülkeler olarak konuyla ilgili kaynaklarda göze çarpıyor.

Meselenin kökünde politik kaygı, ideolojik çatışma (ki bu vurgu ABD’nin “resmî” ağzıdır, kendi aralarında daha sert bir ifadeyle “İDEOLOJİK DÜŞMAN” tabirini kullanırlar) ve dünya paylaşımı yatması hasebiyle

ABD'deki “Zihin Kontrolü” ile alâkalı yayınlarda, hükümetin en çok ilgi (ve kaygı!) ile izlediği ülkeler olarak Çin ve İran gösteriliyor. Tabiatiyle, ülke ülke zihin kontrolü konusunu kurcalarken en çok malzeme bulma şansımız olan ülke,

ABD. Diğer ülkelerle ilgili olarak (şimdilik) daha az sayıda yazı ve dökümana ulaşılsa da, bunları ABD'nin başka ülkelerde zihin kontrolü silahlarının geliştirilmesi konusunda

duyduğu endişe ve rahatsızlığı ifade eden resmî veya gayriresmî yayınlardan süzme şansı doğuyor.

“Elektromanyetik Zihin Kontrolü” teknik ve teknolojisi üzerindeki ülkelerarası silahlanma yarışını

ve “ideolojik çatışma” vurgusunu delillendirmek bâbında, 2 Ekim 2008 tarihinde Washington Times'da

çıkan Kelly Hearn imzalı bir makaleyi örnek gösterebiliriz.

Pentagon'un kaygıları olarak: Çin ve İran'ın nörolojik (beyin ve sinirle alâkalı) silah geliştirme sahasında

işbirliği ve yardımlaşma hâlinde oldukları; ABD’nin ideolojik düşmanı olan bu ülkelerin yeni nöro-silahların

üretimi ve geliştirilmesi için anlaşmaya vardıkları; beyin ve sinir sistemleri üzerinde etkili böylesi silahların

geliştirilmesi üzerinde iki ideolojik düşman ülkenin işbirliği yapmasının ABD çıkarlarına ters gelişmeler olduğu

ve önlem alınması lâzım geldiği çerçevesinde bir makaleydi Hearn’in yazdığı.

Sözkonusu makalede, yetkililerin "Yabancı Teknolojik Sürprizler" ismi altında gizli bir panel düzenlediği

konunun uzmanı 16 bilim adamının iştirakiyle gerçekleşen toplantıda hükümetin mevzu ile ilgili bilgilendirildiği ve

yapılması gerekenlerin masaya yatırıldığı ifade ediliyor. Katılımcı bilim adamları bahsinde ismi geçen kişiler arasında

belki en dikkat çekici olanıysa, 16 kişilik heyetin de başkanı olan Christopher C. Green.

Makalede elbette “zihin kontrolü” kelimesi zikredilmiyor; bunun yerine “noröloji, beyin, sinir” gibi kelimeler kullanılıyor.

Ancak Green, “Millî Güvenlik”le ilgili olarak eskiden beri paranormal ve zihin kontrolü çalışmalarında

ismi geçen, 1969'da CIA'nın Bilim ve Teknoloji bölümü için çalışmış, etkili bir isim.

Bugün, TELEGRAM Silahı konusundaki resmî tavrı ile sadece kendi ülkesini değil, neredeyse

tüm dünyayı "laboratuvar"a çevirme gayretindeki ABD’de, Amerikan devletine ağır suçlamalar yönelten

makale ve raporlar ardarda yayınlanıyor. Buna ciddi ve çarpıcı bir misâl olarak, Sonoma State Üniversitesi’nin

desteklediği bir proje çerçevesinde Aralık 2006’da tamamlanan ve "ABD'de

Elektromanyetik Silah Araştırmaları ve İnsan Hakları İhlalleri

Tarihi Üzerine" (A Study of the History of US Intelligence Community Human

Rights Violations & Continuing Research in Electromagnetic Weapons) başlığıyla

Peter Phillips, Lew Brown ve Bridget Thornton tarafından kaleme alınan akademik bir çalışmayı gösterebiliriz.

Türkiye’de Timaş Yayınevi tarafından İstihbaratta Beyin Yıkama –Beyin Kontrolü- adıyla yayınlanan

Mind Controllers adlı eserin sahibi Dr. Armen Victorian’ın da belirttiği gibi, ABD ve Avrupa ülkelerinde

zihin kontrolü konusunda herhangi bir tepki ortaya koyan kişi ve örgütlerin her zaman önleri kesilmeye çalışılmıştır.

Tesbit, bugün de aynen geçerlidir. Fakat, artık mızrağın çuvala sığmadığı da görülüyor.

Buna misâl bâbında aşağıda aktaracağımız metin, ABD’de NSA'ya

(National Security Agency - Millî Güvenlik Teşkilatı) karşı açılmış –bilinen- tek davayı

ve zihin kontrolü ile alâkalı teknikleri de ihtivâ etmesi bakımından önemlidir:

- MİLLÎ GÜVENLİK TEŞKİLATI’NIN ELEKTROMANYETİK BEYİN UYARIMINI KULLANMASI:
Millî Güvenlik Teşkilatı, “Sinyal İstihbaratı”, “Uzaktan Nöral (Sinir) Denetimi ve Elektronik Beyin Bağlantısı” için,

“Elektromanyetik Beyin Uyarımı”nı kullanmaktadır. (İonlaşamayan elektromanyetik alan) radyasyonu

üzerine, nörolojik araştırmayı ve bioelektirik araştırma ve geliştirmeyi ihtivâ eden 1950’li yılların MKULTRA

programından beri, “Beyin Uygulaması” gelişme hâlindedir.

Elde edilen gizli teknoloji, Millî Güvenlik arşivlerinde, “radyoaktifliği ve nükleer patlamaları

ihtivâ etmeyen ve çevrede bulunan bir kaynaktan istemeyerek (kasıtlı olmayan bir şekilde) yayılan elektromanyetik

dalgalardan oluşan bilgi” olarak tanımlanır ve “Işınım İstihbaratı” olarak sınıflandırılır.

Amerikan yönetiminin diğer elektronik mücadele programları gibi, bu Sinyal İstihbaratı teknolojisi de, gizli

olarak yürütülmekte ve muhafaza edilmektedir. Millî Güvenlik Teşkilatı, bu teknoloji ile ilgili mevcut bilgileri

denetlemekte ve ilmî araştırmaları halktan gizlemektedir.

Aynı zamanda bu teknolojiyi gizli tutmak için uluslararası istihbarat anlaşmaları da vardır.

NSA, insandaki elektrikî faaliyetleri uzak mesafeden analiz eden hususî elektronik teçhizata sahibtir.

NSA bilgisayarında üretilen beyin plânlaması, beyindeki elektrikî faaliyetleri sürekli olarak denetlemektedir.

Millî güvenlik gayesiyle NSA, binlerce insanın ferdî beyin haritalarını kaydetmekte ve şifrelemektedir.

Elektromanyetik alanla “Beynin Uyarımı”, beyin-bilgisayar bağlantısını sağlamak için, meselâ

askerî savaş uçağında ordu tarafından gizlice kullanılmaktadır.

Elektronik gözetim amacıyla, beynin konuşma merkezindeki elektrik faaliyetleri, kurbanın

sözlü düşüncelerine çevrilebilir. Uzaktan Nöral Denetim (Remote Neural Monitoring - RNM), kulağı

devre dışı bırakıp ses haberleşmesinin doğrudan beyne gitmesini sağlayarak, şifrelenmiş sinyalleri

beynin işitme korteksine gönderebilir. NSA ajanları, bunu, paranoid şizofrenin karakteristiği

olan işitilir halüsinasyonları taklid ederek, kurbanların takatini gizli biçimde kesmek için kullanabilirler.

Uzaktan Nöral Denetim, kurbanla herhangi bir temas olmaksızın, bir kurbanın beyninin görme korteksindeki elektrik

faaliyetlerini plânlayabilir ve kurbanın beynindeki tasavvurları (görüntüleri) bir videonun monitöründe gösterebilir.

NSA ajanları, kurbanın gözlerinin gördüğü her şeyi görürler. Görmeyle ilgili hafıza da görülebilir.

Uzaktan Nöral Denetim, gözleri ve optik sinirleri atlayarak (devre dışı bırakarak), doğrudan görme korteksine

görüntü gönderebilir. NSA ajanları, beynin programlama gayesi için, gözetim altındaki kişi RAM uykusunda

iken, onun beynine gizlice görüntü yerleştirmek için bunu kullanabilirler.

UZAKTAN NÖRAL DENETİM YAPAN NSA TEŞKİLATININ KABİLİYETLERİ:
Birleşik Devletler’de, 1940’lı yıllardan beri Sinyal İstihbaratı ağı vardır. NSA’nın Fort Meade’deki merkezinde

kişileri izlemek ve bunların beyinlerindeki işitilir-görülür bilgileri -tecavüzkâr olmayan bir biçimde- denetlemek için

kullanılan iki yönlü geniş bir Uzaktan Nöral Denetim sistemi vardır. Bu işlerin tümü, kişiyle fizikî bir temas olmadan yapılır.

Uzaktan Nöral Denetim metodu, gözetim ve yurtiçi istihbarat için esas metodtur. Konuşma, üç boyutlu ses ve şuuraltı ses

kişinin beyninin işitme korteksine (kulakları by-pass ederek) gönderilebilir ve görüntüler de

görme korteksinin içine aktarılabilir. Uzaktan Nöral Denetim, kişinin algılarını

ruh durumunu ve motor kontrolünü değiştirebilir.

Konuşma korteksi - işitme korteksi bağlantısı, istihbarat toplumu için esas haberleşme sistemi oldu.

Uzaktan Nöral Denetim, beynin görme-işitme merkeziyle beyin arasında veya beyin ile bilgisayar arasında

tam bir bağlantıya izin verir.

İŞLEYİŞ TEKNİĞİ: Uzaktan Nöral Denetim, her belirli beyin bölgesinin rezonans frekansının şifresinin çözülmesini gerektirir.

Bu frekans, beynin bu özel bölgesine bilgi yüklemek için daha sonra değiştirilir.

Değişik beyin bölgelerinin tepki gösterdiği (cevab verdiği) frekans, 3 Hz ile 50 Hz arasında değişmektedir.

Sinyal İstihbaratı, sinyalleri bu bant aralığında değiştirir. Bu değiştirilmiş bilgi, şuuraltı seviyesinden algılanabilir

seviyeye kadar değişen yoğunluklarda, beyne yerleştirilebilir.

Her insan tek bioelektirik rezonans - entrainment frekansları kümesine sahiptir.

Bir insanın beynine diğer bir insanın işitme korteksinin frekansında işitilir bilgiler gönderme, bu işitilir

bilginin kavranılmaması sonucunu verecektir.

Davacı (eski NSA çalışanı John St. Clair Akwei), Uzaktan Nöral Denetim’den, NSA’nın Fort Meade’deki

Kinnecome grubuyla iki yönde Uzaktan Nöral Denetim teması kurarak haberdar oldu.

Onlar, Ekim 1990’dan Mayıs 1991’e kadar, davacıyı tedirgin etmek için üç boyutlu Uzaktan Nöral Denetim

sesini doğrudan doğruya beyinde kullandılar.

Mayıs 1991’deki gibi davacı ile iki yönlü Uzaktan Nöral Denetim haberleşmeleri vardı ve davacının kabiliyetlerini yok etmek

ve kendisine karşı son 12 yılda yaptıkları faaliyetler nedeniyle davacının yetkililere başvurmasını önlemek için

Uzaktan Nöral Denetim’i kullandılar. Kinnecome grubunun Ft. Meade’de günde 24 saat çalışan, yaklaşık 100 çalışanı vardır.

Davacıyı tecrid etmek için davacıyla temasta bulunan ve beyinleri gizlice dinlenen kişilere de sahiptiler.

Bu, şimdiye kadar bir vatandaşın Uzaktan Nöral Denetim ile taciz edilmesine ve bu istihbarat operasyonları

metodunu kötüye kullanan NSA personeline karşı dava konusu hâline getirilen ilk olaydır.

16 Temmuz 1977 tarihli New York Times gazetesindeki bir haber-makalede, "ABD, insanlığı esir edebilecek

görünmez silahlar geliştiriyor" (U.S. Develops Invisible Weapons to Enslave Mankind) deniliyordu.

Bu haberden sadece bir yıl sonra yayınlanan Walter Bowart imzalı Beyin Kontrol Harekâtı kitabı ise

gelinen noktayı bir nebze olsun aydınlatıyordu. Aynen şunları yazıyordu Bowart:

- 'Bu araştırmalar; hipnoz tekniği, narkotik-hipnoz, elektronik olarak beynin uyarılması, ultrasonik, mikrodalgalar

alçak ses frekanslarıyla davranışların etkilenmesi ve davranış değişiklikleri terapisidir.

CIA, psikolojik silah stoklarını, psişik silahların değişik tiplerini geliştirmeyi başararak artırmıştır.

BU KABİLİYETLERLE YENİ TİP BİR HARBE GİRİLMESİ MÜMKÜNDÜR.
Bu savaş görünmez, muharebe sahası ise insan zihinleridir.'

İrlandalı George Farquhar, sadece kendi ülkesinde değil, İngiltere ve Kanada başta olmak üzere

birçok ülkede kendisinin elektromanyetik dalgalarla taciz edildiğini söyler ve Hürriyet Projesi (Project Freedom)

adlı internet sitesinde şunları dile getirir:

- İstihbarat Ajanları bu gerçeği açıklamak isteyen kişilerin de itibarını yok etmek için çaba sarfetmektedirler.

Yıllardır askerî ve polis istihbaratı, “Uzaktan Beyin Kontrolü” silahlarının varlığını inkâr etmek için halka yalan söyledi.

ABD Ordusu’nun “Körfez Savaşı” sırasında toplu hâlde Irak taburlarına karşı, “Uzaktan Mikrodalga Beyin Kontrolü Silâhları”nı

kullandığı, medya (Discovery Kanalı) tarafından açıklandı. Daha da önemlisi, son günlerde

Channel 4 televizyonunda yayınlanan “Büyük Birader’in Sevgisi İçin” isimli belgeselde, İngiltere istihbarat ajanlarının

toplumun bir bölümünü bu silahlarla hedef aldığı gerçeği gösterildi.

İstihbarat ajanları, “öldürücü olmayan” bu silahların varlığını artık inkâr edememelerine rağmen

bu silâhların, -bir diğer ifadeyle- “Uzaktan Beyin Kontrolü Deneyi”nin toplum üzerinde

sürekli olarak ve artarak “davranış manipülasyonu ve suikast” için kullanıldığını inkâr etmeye hâlâ devam edeceklerdir.

Ancak toplumun büyük çoğunluğu en sonunda gerçeği gördüğü zaman, bu askerî ve polis istihbarat hiyerarşisinin

otoriteci ve vahşi zihniyetinin gizli biçimde toplumumuzu idaresi altına almasını önleyebileceğiz (mi?).

“Uzaktan Beyin Kontrolü Silâhları”nın varlığı ile ilgili gerçek aydınlığa çıktığı zaman, bunların

bizim masum toplumumuza karşı kullanılmasını ilgilendiren gerçek de ortaya çıkacaktır.

Bu yalnızca bir zaman meselesidir.

Schopenhauer şöyle der:

“Tüm gerçek üç safhadan geçer: Birincisi, onunla alay edilir. Sonra, ona karşı şiddetle direnilir.

Sonunda, o kendisini âşikar olarak belli eder.”


İNTİHAR EDEN ALMAN TELEGRAM KURBANI


ABD böyle; ya başka yerler? Cevabı tahmin hiç de zor değil. Yaşanan “trajedi”ler hep birbirine benziyor.

Çarpıcı bir örnek olarak, Almanya'da Alman Gizli Servisi BND'nin (Bundesnachrichtendienst) elektromanyetik yolla

zihnî ve fizikî tacizi altında olduğunu söyleyen; 2003'ten intihar ettiği 11 Eylül 2007'ye kadar (48 yaşındaydı)

medya, hukuk ve siyaset platformlarına defalarca konuyu taşıyan; ancak hiçbirinden herhangi bir netice alamayan

Peter Helwig’in acı hikâyesine bakalım şimdi. Ne tuttuğu günlükler, ne vücudundaki elektromanyetik taciz izleri

ne hayatının son devresinde beyninde oluşan tümör, ne konuyu parlamentoya taşıması, ne açık protesto faaliyetleri

evet maalesef hiçbiri işe yaramadı.

- TELEGRAM mağdurlarından Peter Helwig’in, ölümünden evvel bir internet sitesine ulaştırdığı ve TELEGRAM işkencesinin nerelere varabildiğine örnek olması bakımından çarpıcı bulduğum hayat hikâyesini sizlerle paylaşıyorum.

“(…) Takip edildiğimi 2003 senesinin Haziran ayında farkettimse de, pek fazla önemsemedim.

İş ve İşçi Bulma Kurumu aracılığıyla altı aylığına çalışmak üzere

“BQW GmbH Berlin-Weissensee, Gehringstrasse 39, 13088 Berlin” adresine yönlendirildim.

Burada da, işime ve evime gidip gelirken belirli insanlar tarafından takib edildiğimi farkettim. (…)

İşyerinde aksilikler olmaya başlamış, toplu saldırılara maruz kalır olmuştum, birileri fizikî dengemi bozmaya çalışıyordu.

Bir keresinde, iş arkadaşlarımdan birinin “Windbeutel” (Alm. Bir çeşit pasta) ikramını

kabul ettikten hemen sonra rahatsızlanmış ve eve geldiğimde idrarımın oldukça koyulaştığına şahid olmuştum.

Bir başka sefer, termosumdan kahve içtikten sonra kalbimde duyduğum şiddetli çarpıntıyla birlikte

tekrar hastalanınca, birilerinin içtiğim şeye birtakım ilaçlar katmış olabileceğinden şübhelendim.

Böylece 2004 Şubat’ında işyerimi değiştirerek;

F.U. R Wickeltechnologie GmbH, Langhansstrasse 127-128, 13086 Berlin adresinde çalışmaya başladım.

2004 senesinin Nisan ayında, iş yerimde çalışırken (CNC ustası olarak çalışmaktaydım) fark ettiğim bir şey oldu;

tüm vücudum bir ateş içindeymişçesine yanıyordu.

Bu yanma hissini bazen kendi aracım haricindeki araçlarda iken de duyuyordum.

Bu “sıcak dalga” parmak uçlarımdan başlayarak göğsüme kadar yayılıyordu.

Birilerinin bana elektromanyetik dalgalar yoluyla ışınlar gönderdiğinden şüpheleniyordum.

Ağrı şeklinde duyduğum bu ışınları vücudumun her yanında hissediyordum.

Mezkûr şikâyetlerle bir doktora müracaat ettim ancak herhangi bir teşhis koyamadı.

Pek çok kere dairemde tuhaf bir koku aldım. Aynı kokuyu teyzem ve bir komşum da almıştı.

Komşularımdan şüphelenerek polise başvurdum. Oturduğum yeri değiştirmem tavsiye edildi.

Mesele hakkında akrabalarıma haber verince, bana inanmamışlar ve kesintisiz süren ağrılarımın

asabımı bozduğunu düşünerek beni 5 Haziran 2004’te bir psikiyatriste göndermişlerdi.

Gönüllü olarak gittiğim ve GmbH, 04678 Zschadra adresinde bulunan “Clinic Hospital Diaconate Zschadra”

hastanesinde 22 Haziran 2004’e kadar kaldım. Hastane ilgililerine maruz kaldığım ışınlardan bahsettim

ancak doktorlarca “akıl hastası” olarak ilân edildiğim için buradan ayrıldım.

Bu süre zarfında maruz kaldığım radyasyon hâdisesi devam etti ve ellerimde muhtelif yara ve yanık izlerine sebep oldu.

Göğsümde, kalbimde, bacaklarımda ve vücudumun diğer bölgelerinde hissettiğim şiddetli sıcaklık dolayısıyla

geceleri uyuyamaz hâle gelmiştim. Annem ve küçük kızım, vücudumun ışına tabî tutulan bölgesine

dokunduklarında radyasyonun sebep olduğu sıcaklığı hissedebiliyorlardı.

O günlerde, bir günlük tutmaya ve olan biten her şeyi yazmaya başlamıştım.

Yazmaya çalıştıkça parmaklarımda oldukça yoğun ağrı ve radyasyon hissediyor ve artık devam edemiyordum.

Sırtım ve vücudumun diğer bölgeleri, şiddetli ışına maruz kalıyordu. T

ekrar bir doktora müracaat ettim, röntgenimi çekti ancak o da herhangi bir teşhiste bulunamadı.

27 Aralık 2004’te; bu sefer gönüllü olarak değil zorla ve polis “yardımı” ile

“Berlin Weissensee, Gartenstrasse1, 13088 Berlin” adresinde bulunan

“Joseph-Krankenhaus” hastanesine götürüldüm.

4 Ocak 2005 tarihine kadar burada tutuldum.

Yaptığım açlık grevi eylemi neticesinde ve ziyaretime gelen komşularımın benim belirttiğim şikâyetlerin aynısından

müştekî olduklarını beyan etmeleri üzerine salıverildim.

24 Ocak 2005’te, benim ve ailemin rızası dışında; Weissensee, 13189 Berlin adresinde bulunan

Pankow bölge mahkemesinin 51 XVII 2/05 nolu kararı ve “akıl hastası” olduğum gerekçesi ile

tarafıma vasî tayin edildi. 25 Haziran 2005’te aynı mahkeme, verdiği kararı iptal etti.

2005 senesinin Ağustos ayında adresimi değiştirdim, ancak daha ziyade kulaklarımda duymaya başladığım

ağrılarla birlikte radyasyona maruz kalma hâdisem devam etti. Kulaklarımda şişlik ve kızarıklığın eşlik ettiği

şiddetli ağrılar oluyordu. Çok geçmeden, dairemi birilerinin rızam dışında ziyaret etmekte olduğunu müşahede ettim.

Sürekli olarak kendime, “mevcut Alman bürokrasisi içerisinde, ceza almaksızın

masum insanlara işkence edebilme gücünü kim elinde bulundurabilir?” diye soruyordum.

Alman Gizli Servisi’nden başka bir cevap bulamadım.

Alman Gizli Servisi BND’nin gerçekleştirdiği elektromanyetik deneylerin kurbanı olduğumu

alenen söylemeye başladığımdan beri deneylerin şiddeti öylesine artmıştı ki, artık kendi kendime

bu durumla başa çıkabileceğimden şüphe duyar hâle geldim.

O denli radyasyona maruz kalıyordum ki, yüzüm sanki bir maske içerisinde imişçesine kaskatı kesiliyordu.

Kısmî amnezi, hafıza kayıpları oluşuyordu.

Okuyamıyor ve yazamıyordum. Kulaklarımda gürültüler ve farklı sesler duyuyordum.

Bazen kendi hür irademle söylemek istemediğim sözler sarf ediyor, gitmek istemediğim yönlere yönlendiriliyordum.

Bu durum, özellikle caddelerde, oldukça tehlikeli bir hâl almıştı.

Meselâ, gelmekte olan arabanın altına kendimi atmam gerektiğine dair

şoka benzer histen son ânda uyanıyor ve âdeta uçurumun kenarından dönüyordum.

Birileri hafızamı kasten bazen siliyor bazen yerine getiriyor, böylece iş yerinde veya metroda

kısmî hafıza kayıplarına uğruyordum. Bana ne olduğunu, nerede bulunduğumu hatırlayamaz hâle geliyordum.

2006 yılının Ağustos ayında kendi el yazımla bir şikâyet dilekçesi yazarak

CDU’nun (Hıristiyan Demokrat Partisi) bir yetkilisine teslim ettim.

Hemen akabinde kafam şiddetle radyasyona tâbi tutuldu. Işının tesiriyle öyle şiddetli baş ağrıları oluyordu ki

ağrının yoğunluğu ve dayanılmazlığı dolayısıyla çığlık atıyordum. Nefes alamıyor, ayaklarımı düzgün hareket ettiremiyor

ve sırtımda dayanılmaz ağrılar duyuyordum. Doktor, ağrı kesici iğneler yaptı.

Bacaklarımda ve ellerimde şişlikler oluştu ve beynimde bir tümör tespit edildi.

Kalbimde şiddetli ağrı ve ritim bozukluğu oluşmuştu.

Bunun üzerine bir uzmana başvurduğumda; kardiyografim ve kan basıncım normal seviyede çıkmış, ancak

eve dönüşümde aynı semptomlar tekrar belirmişti.

Boğazımdaki ağrı yemek yememe mani oluyordu.

Göz kapaklarımda ve kaşlarımda görmemi tamamen engelleyecek kadar şişlikler oluşmuştu.

Yüzümde ve vücudumun diğer bölgelerinde kırmızı noktalara ve kızarıklıklara benzer lekeler oluşmuştu.

Vücut ısım sürekli değişiyor, kâh üşüme kâh yanma nöbetleri geçiriyordum.

30 Mart 2006 tarihinde Vait isimli bir doktor (…) vücudumdaki şişlik ve tümörleri tespit etmişti.

Bu doktora, hastalığıma Alman Gizli Servisi’nin (BND) sebep olduğunu söylediğimde, muhtelif sebepler

ileri sürmüş ve artık tedavimle ilgilenmemişti.

Şunu anladım ki, benim gibi Almanya’daki yüzlerce insan da aynı ıstıraplardan

müştekî olarak, söz konusu gizli servisin elinde “kobay” olma kaderini paylaşıyordu.

Bu insanlar, adaleti korumakla mükellef olan parlamento ve hükümet yetkililerine müracaat edip herhangi bir netice elde edemediler. (…)

Almanya (Grundgesetz) Anayasası’na göre, (II Bölüm, Madde 20, Paragraf 4)

“Her Almanya vatandaşı, mecbur kaldığında, insan hakları ihlâline karşı koyma hakkına sahiptir.”

Bu kanun maddesine göre benim protesto etme hakkım söz konusudur. BND’nin elektromanyetik dalgalar

yoluyla beni radyasyona tâbi tuttuğuna dair küçük bir posteri göğsümde taşımaya başlamam bu sebepleydi. (…)

4 Eylül 2007 tarihinde şikâyetimi bütün gazete editörlerine gönderip bir internet sitesine de ekleyince

gizli servisin psikolojik baskısı hayli artmıştı.

Radyasyona maruz bırakılmam yanında, bu sefer, kafamın içinde beni tehdit eden sesler duyuyordum:

“Seni öldüreceğiz, sen artık bir zombisin! Senin hafızanı sileceğiz, yakınlarını öldüreceğiz!

22 Eylül’de protesto gösterisine gidemeyeceksin!

Yakınlarını düşün!

Ellerini, ayaklarını ve vücudunun diğer organlarını mahvedeceğiz!

Seni bir zombiye çevireceğiz!”

Bu seslerle geceleri taciz edilerek uyumama mâni olundu.

Bana cevaplamamı istedikleri birtakım sorular sordular. İrademi kuşatıp beni kontrol ettiler.

Şüphesiz, insanlık haysiyetim taciz edilmiş; böylece, Almanya Anayasası ile de

garanti altına alınan insan haklarım, millî ve uluslararası hukuk anlamında da çiğnenmiştir.”

Peter Helwig’in 10 Eylül 2007’de yâni ölümünden bir gün önce yazdığı mektup:

“(…) Beni iki gecedir uyutmadılar. Bugün bana iki çıkar yol gösterdiler, bana işkence yapabilecek güce sahipler.

Uzun zamandır, beni öldürmelerine müsaade etmekten başka çıkar yol olmadığını düşünüyorum.

Kaderime razıyım, beni öldürmek istiyorlarsa öldürsünler.

Bugün bir süre uzandıktan sonra beni yine tehdit edip

, “kalbini söküp canını alacağız!

Hafızanı sileceğiz!

Sol kolunu ve bacağını koparacağız! (…)” dediler.

Beni depresif bir hâle soktular.

“Seni bir zombi hâline getireceğiz!

Neden yatıyorsun, niçin konuşmuyorsun?”

diye sordular.

Çok yorgun olduğumu, bu hâldeyken konuşamayacağımı söylediysem de, istemeden ve otomatik olarak

cevap vermemi sağladılar, beni kontrol edebiliyorlar.

Bir not eklemek istiyorum: Beni kontrol ediyorlar ve şöyle tehdit ediyorlar:

“Karar ver, seni mi, yakınlarını mı öldürelim!”

Ruhum tamamen paramparça oldu ve uykusuzum. Sürekli tehditkâr kelimelerle baskı yapıyorlar.”

DimitriSchunin@gmx.de” mail adresinden gelen bir mesajda, “intihara kışkırtma”nın aslında
Ceza Kanunu’na göre “cinayet” demek olduğu notu da eklenerek;
Peter Helwig’in 11 Eylül 2007’de 48 yaşında iken öldüğü, daha doğrusu öldürüldüğü, komşularının
ve polisin konu hakkında sessizliklerini koruduğu bildiriliyordu.
Peter Helwig ve benzeri yüzlerce TELEGRAM mağdurunun trajedisi, Türkçedeki basılı kaynaklardan

veya internet kaynaklarından çok daha geniş olarak araştırılabilir.

İkisi Türkçeye de çevrilmiş ve bizzat mağdurların kaleme aldığı eserler de, İngilizce bilenler tarafından temin edilebilir.

NE YAPMALI?
TELEGRAM yahut herkesçe bilinen adıyla Zihin Kontrolü

diğer tüm ruhî, psikolojik, parapsikolojik, nörolojik, fizyolojik, teknolojik, sosyolojik

fizikî, kimyevî, felsefî, metafizik vs. yönleriyle beraber, aynı zamanda ASKERİ bir silahtır ve

hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak şekilde açıktır ki, hedef kim olursa olsun, kullanımı insan haklarının ihlalidir.

"Yapılması gereken ne?" sorusuyla birlikte, "kimler öncelikle ve âcilen harekete geçmeli?"

sorusu daha bir elzem görünüyor:

İlk olarak, başka herkesten önce bulunduğu cemiyete karşı sorumluluğu olan entellektüeller

bu mesele üzerinde yoğunlaşmalı, şuurlanmakla kalmayıp diğerlerini de şuurlandırmalı

dikkat çekme ve çareler sunma noktasında omuzlarındaki yükün ağırlığının idrakiyle hareket etmelidirler.

İkinci olarak, ister iktidarda, isterse muhalefette olsunlar; yâni hem idareci mevkiindeki, hem de o kademedekileri

takip, ikaz ve yönlendirme borcunda olan muhalefetteki tüm siyasîler, bu mesele üzerinde

kendilerine düşen mesuliyeti üstlenmeli ve gerekeni yapmalıdırlar.

Yoksa mevcudiyetleri, mevkileriyle bağdaşmayan, ülkenin siyasî ve askerî meselelerinden bîhaber, alay konusu

bir hâl arz etmeye devam edecektir. Söz konusu “silah” bu ülkenin malı olmamasına karşılık, uygulama sahası bu ülke

ve bu ülkenin insanıdır; işlenen suçun “yerli” failleri de yine bu ülkede ve ortalıkta dolaşmaktadır.

O hâlde bu ülkeyi yönetenler yahut yönetmeye talip olanlar, iddialarının gereğini yapmak, Türkiye’deki

Telegram tatbikatının baş sorumlusu MGK’yı ve Özellikle Paralel Yapı olarak bilinen taşeron örgüt elemanlarını da

hesap vermeye davet etmek zorundadır.

Üçüncü olarak, TELEGRAM’ın teknoloji ve tesir alanına giren bahisleri araştırmakla mükellef olan ilgili sahalardaki

bilim adamları, sorumluluklarının gereğini yapmalıdır.


İzlenme: 1777 Yazdır

YORUM EKLE

Yorum Başlığı

Yorum

YORUMLAR

Tüm Yorumlar
  • Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olun.

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR