ÖTEK-LEŞTİR-ME VE TOPLUMSAL OTİZM

Cüneyt DİLER

Cüneyt DİLER

E-Posta : cuneythoca2071@hotmail.com

 
““Şol gökleri kaldıranın, /Donatarak dolduranın,/Ol Deyince Olduranın, Doksan dokuz adı ile!..”

Hala net olarak amaçları belirlenemeyen  ve gerek ülke ve gerekse toplumsal barış ve kardeşliğimize zarar veren, Gezi Parkı protestoları sonucunda en çok kullanılan kelime “ötekileştirme” olmuştur. Ötekileştirme konusunda psikolojik tahlil yapmak uzun zamandır gündemimdeydi,sürekli olarak ötekileştirilmiş biri olmanın verdiği bir tecrübeye sahip olduğum için konuyu, öteki haline getirilmiş bir çok açıdan değerlendirdim uzun uzun düşündüm, bir çok makale ve tesbiti okudum,bazılarını not aldım, alıntılar yaptım yazımı yazarken bile bana dair devam eden ötekileştirmeleri bazen içine girerek izledim, bazende yukarıdan bakarak gözlemledim.
Öteki haline gelen yada gelenlere reva görülen  toplumsal duyarsızlık ki ben buna toplumsal otizm adı veriyorum. Bir bireyin ne kadar tutarlı, nereye kadar inançlı,nasıl bir kişiliğie sahip, reklamını yaptığı kendisi’nin aslında ne olduğunu net olarak gösteriyor,bu kıstaslar sadece bireyler için değil toplumlar ve topluluklar içinde birebir geçerli
BANA ÖTEKİLEŞTİRME TARZINI SÖYLE, SANA NE HALT OLDUĞUNU SÖYLEYEYİM.
İnsan, “toplum” adını verdiğimiz sosyal bir ortamda dünyaya gözlerini açan bir varlık. İçine doğduğu toplumsal gerçeklikler, değer yargıları, inanışlar, beğeniler, tercihler, örf ve adetler büyük ölçüde onun “kim olacağını” yani “sosyal kimliğini” belirler.
Hepimiz bir sosyal gruba ait olmaya, varlığımızı kabul ettirmeye ve ait olduğumuz toplumda kendimize bir yer edinmeye çalışırız. Hayattaki en temel varoluşsal kaygılarımızdandır ait olma ve onaylanma güdüleri. Sonuçta “ben” dediğimiz şeyin yani kimliğimizin şekillenmesi, büyük ölçüde “toplumsal aidiyet” güdümüzün tahakkümünde gerçekleşen bir dizi süreci kapsar.
Sahip olduğumuz kimlikler, basit birer etiket olmaktan çok daha fazlasıdır aslında. (doğrusu insan denilen varlıklar olarak biz, tüm kimliklerimizin/etiketlerimizin alt alta yazılıp toplanmasından da çok çok daha fazlasıyız) İnsanların, kendi sosyal rollerine ve bu rollerin sergilendiği sosyal gruplara -zamana ve ortama göre değişen- psiko-sosyal yatırımları mevcuttur. Bir bakıma, Yalom’un dediği gibi, Hayat serüvenini seyircisiz yaşamak insanoğlunun başına gelebilecek en kötü duygulardan biridir!
İnsanlar, karmaşayla başa çıkabilmek için çeşitli durumları, olayları ve insanları kategorilendirirler. Bu kategorizasyon esnasında “ben” oluşturulurken onun karşısındaki “öteki” kavramı da inşa edilir. Ait olduğumuz grupların normlarına uygun benlikler oluşturmaya çalışırken, bir yandan da, reddettiğimiz grupların itici gücüyle benlik inşaatımızın harcını kararız. Yani insanoğlu, kabul ettiklerinin yanı sıra reddettikleriyle de var olmaya çalışır.
İnsanın bir sosyal kimlik oluşturabilmesi için; sosyolojik bir kavram olan ve “din, etnitisite, dil ve kültür açısından farklı olan toplumsal kategoriler” olarak tanımlanan “öteki” denilen şeye ihtiyacı vardır aslında. Kendi içine bakan, ötekine de bakmış olur aynı zamanda; ötekine bakan kendini görmüş olur fark etmese de…
Öteki, biz olmayanın klişeleştirilmesidir ve ne yazık ki, modern zamanların algılamaları çarpıttığı zihinlerde, tehdit içeren ve önlem alınması gereken bir unsur olarak tasarlanmaya başlanmıştır. Bu tasavvurun sonucunda literatürümüze armağan edilmiş olan “ötekileştirme” kavramı ise, kendimizden farklı gördüğümüz kişileri dışlama, yabancılaştırma, düşman haline getirmeyi ifade etmektedir.
Her ne kadar düşmanca duygular/düşünceler içerse de, yaşamımızda sık sık düşmekteyiz ötekileştirme tuzağına. Ötekini niçin ötekileştiririz? Başkalarının bizim gibi davranmasını, bizim gibi düşünmesini, kısacası bize tabi olmasını istediğimizde ve bizden bağımsız, özgür ve özgün varoluşuna saygısızca davranmayı hak olarak gördüğümüzde ötekileştiririz ötekini. Oysa ötekileştirme anlamayı ve diyaloğu imkansız kılar.
Kişilerarasında olduğu kadar; farklı sosyal gruplar, toplumlar ve kültürler arasında aşılması imkansız duvarların örülmesine neden olmaktan ve düşmanlığa davetiye çıkarmaktan başka bir işe yaramaz.
Farklı olarak algıladığımız, kendimiz gibi olmadığına hükmettiğimiz her şeyi ve herkesi acımasızca eleştirme, hor görme, hatta lanetleme hakkına hiçbirimiz sahip değiliz. Allah’ın emrine saygı ve yaratıklara merhamet, yaratılanı yaratandan ötürü hoş görmek bizim dinimizin, kültürümüzün en temel esaslarından birisi değil miydi yoksa?
Tüm münasebetlerinde akılcı ve ölçülü olmayı, düşmanlık yerine dostluk ve sevgi bağlarının kurulmasını, öfke, hiddet, intikam veya öç yerine hilmi (huy, tabiat yumuşaklığı), kötülük yerine ihsanı ön plana çıkaran bir kültürün çocukları olmamıza rağmen; hem toplum hem de birey olarak ötekileştirmenin tuzağına düşüp, empatinin cenaze namazını kılışımızın hemen akabinde ayrımcılık ve düşmanlığın fidelerini kendi ellerimizle dikmekten de çoğu zaman geri duramıyoruz ne yazık ki.
Empati sürecinde, diğerlerinin duygularını/düşüncelerini anlamaya-anlamlandırmaya çalışarak hoşgörü temelli benliksel tatlar damıtılıyorken; ötekileştirmede ise sizden olmayanı, size benzemeyeni elinizin tersiyle öyle bir itersiniz ki bu itiş gücünün yaratmış olduğu öfke ile kendi benliğinizin altını daha kalın enaniyet çizgileri ile çizmekten başka bir şey yapmamış olursunuz.
Ne kadar “ötekileştirirsek” diğerini, o kadar “ben” olmuş sanırız kendimizi. Ne büyük yanılgı oysa ki… Kendimizden farklı olanlara gösterdiğimiz ilgi ve anlama çabası; kendimizi kavrayışımızın ve kimlik/benlik bilincimizin derinliğinin/gelişkinliğinin göstergesidir.
İdeolojik kamplaşmalar, terörizm, ırkçılık, aşırı milliyetçilik, fanatizm; hepsi ötekileştirme kültüründen beslenir. Basit bir psikolojik mekanizmanın, grup kimliğini bir zırh gibi kuşanıp kendisinden farklı saydıklarına nefret yağdırması şeklinde aşırılıkçı bir oluşuma dönüşmesi; paranoid bir şekilde “biz ve onlar” olarak bölünmemize, parçalanmamıza, düşmanlaşmamıza hizmet etmekten başka bir işe yaramaz. Böylelikle de ötekileştirme kültürü, zülmü haklı çıkarmanın en büyük hizmetkarlığı görevini layıkıyla yerine getirmiş olur.
Irkçılık ve düşmanlığın en büyük besin kaynağı ötekileştirmektir ve ötekileştirilenler kadar ötekileştireni de yakar kavurur aslında bu duygu. Dünya tarihinin bilinen ilk ırkçısı “şeytan”dır. Kendi yaradılışını/özünü üstün saymış ve itaat sınavını topraktan yaratılmış olanı hakir görerek kaybetmiştir.
 
Bu haset ve kibiri de, ruhunun isyan ateşinde yine kendi ruhunun yanıp kavrulmasına sebep olmuştur. Sözün özü, şeytan ırkçılığın piridir ve üstünlük taslamak ve ötekileştirmek denilen şey de kibirin ta kendisidir.
Ötekileştirmeye karşı olmak için de öyle çok büyük bir travmaya ya da ötekileştirilmeye maruz kalmaya gerek yok, dışlanan azınlıklardan biri olmanız da elzem değil. Vicdani ve insani bir tutum sergilemeniz yeterli. Çünkü ötekileştirme kültürü o kadar tehlikeli bir şey ki, sistem kendisi dışında var olan bütün ötekileri erittiğinde bu sefer kendi içinden başka ötekiler üretmeye başlar. Şunu da unutmayalım ki, ötekileştirilenler refleksif bir şekilde kendilerini ötekileştirenleri daha da çok ötekileştirirler ve travmaya maruz kalmış olanlar daha sonra en büyük travmaları kendileri yaratırlar.
Buna en aktüel örnek olarak, II. Dünya Savaşında Naziler’in Yahudi soykırımını ve günümüz İsrail devletinin Filistin zulmünü göstermek yanlış olmaz sanırım.
Gündelik hayatımıza baktığımızda da, ötekileştirmenin izlerini artık hemen yerde görebilmek mümkün: Acımasızca eleştirmeyi, yargılamayı, karalamayı, bizden olmayanı tehdit veya düşman saymayı ne zamandır düstur edinmiş haldeyiz. Rengine, diline, ırkına, dış görüntüsüne, siyasi görüşüne, inancına, sosyal statüsüne bakarak -hatta bakmayarak direkt önyargılarımızla etiketleyerek- insanları ayıplamak, kınamak, hor görmek ne zamandır meşru hale gelmiş durumda. Pis zenci, örümcek beyinli türbanlı, yobaz sakallı, dul kadın, cahil çarıklı köylü, dinsiz komünist, beynamaz vs… deyimleri bir yerlerden tanıdık geliyor mu sizlere? Yoksa siz de kendinizi daha üstün, benliğinizi daha iyi, varoluşunuzu daha anlamlı hissetmek için ötekileştirenlerden misiniz?
Bir söz vardır; yüreğimin derinliklerine işlemiştir ilk duyduğumdan beri: “Kimse sınanmadığı bir günahın masumu saymamalı kendini.” Başkasını kınayan, başkasının ayıbını yağmalayan kendini bilmezlere haddini bildiren bir mümin nezaketidir bu uyarı.
Her yerde bulunmaz. Her vicdanda durmaz. Başkasının evini taşlamadan önce, kendi kırılgan penceremizi görmeliyiz. Ötekileri eleştirilerimizle dağıtırken, kınamamızla parçalarken, küçümsememizle hırpalarken; kendi kırılgan ve incinebilir benliğimizin tuzla buz olabilirliğini hiç çıkarmamalıyız aklımızdan.
Kendimizi mükemmeliyetin sırça köşküne çekip başkalarını kesip biçme hakkına sahip değiliz. Bu şekilde inşa edilmiş, şişirilmiş sahte grandiyöz benliklere ihtiyacımız yok. Oysa ki Hz Mevlana’nın buyurduğu gibi, “birbirine yaslanarak yürüyen, çünkü birbiri olmadan aksayan düşen varlıklarız biz.” Yürüyebilmemiz, varlığımızı devam ettirebilmemiz ötekinin gövdesinden güç almamıza bağlı! Empati, sevgi ve tevazu kurtaracak benliklerimizi ve çocuklarımızın geleceğini!
 
ÖTEKİ VE ÖTEKİLEŞTİRME
Aslına bakılırsa modernitenin temel örgütlenmesi olan ulus-devlet anlayışı; dayandığı milliyetçi, merkeziyetçi ve secüler yapısı ile yeni sorunlar doğurdu. Ulus- devletin bu tekçi ve otoriter yapısı, kendisini merkezin tanımladığı profilin dışında gören kitleler için zor bir döneme işaret ediyordu. Özellikle 90’lı yıllarda çok kültürlülük, etnik çeşitlilik ve yerel kültürlerin öne çıkması; postmodernist söylemin modernist söylemdeki tekçi felsefeyi parçalaması, modern ulus- devlet yapılarını da zorlamaya başladı.Gelişen süreçte ulus-devletler, egemenliği altında yaşayan ve öteki diye tanımlanan grupları inkar etmek veya alt grupların yaşadığı eşitsizlikleri gidermek arasında seçim yapmak zorunda kaldılar. Bu durum özellikle etnik çeşitliliği ve çok kültürlülüğü tehdit olarak algılandığı kuruluş felsefelerini devam ettirmek isteyen ülkelerde büyük bir travmaya yol açtı. Bazı ülkeler demokratik standartları yükselterek bu sorunu aşarken, bazıları kuruluş felsefelerine sadık kalarak etnik arındırma ve asimilasyon yöntemlerini uyguladı.
 
Türkiye cumhuriyeti kuruluş felsefesine dayanarak yeni bir millet yaratma projesi çerçevesinde iki önemli adım attı. İlki Müslüman olup farklı kökenden gelenleri asimile etmek, ikincisi ise Müslüman olmayanları projenin dışına itmekti. İlk proje Kürtler üzerinde,ikincisi Müslüman olmayan Rum ve Ermeni gibi azınlıklar üzerinde uygulandı.Genel anlayış Müslüman olmayanların olabildiğince azaltılması projesi idi.Bunun için nüfus mübadelesi ve ülke dışından Müslüman nüfus göç alma yöntemleri uygulandı.
 
“Öteki”, dini etnik ya da kültürel özellikleri bakımından ana kitleden farklı olanlar için kullanılan sosyolojik bir kavramdır. Buradaki tanımlamanın hakim anlayışa göre yapıldığına ve izafi olduğuna kuşku yok. Mesela Türkiye’de Türk olmak makbul iken; Bulgaristan ve Yunanistan’da “öteki”dir. Dolayısıyla öteki kavramı yere, zamana ve özellikle hakim siyasal paradigmaya göre değişmektedir.
Bir devlet inşa edilirken ötekilere nasıl davranmak gerekir. Özellikle ulus- devletler kendilerini bir etnik guruba izafe ederek tanımladıkları için, bu ulus dışında kalanlara nasıl davranacakları konusunda problem yaşamışlardır. Türkiye’de yaşanan ve genellikle ötekilerin etkilendiği,Trakya olayları, 20 Kurra askerlik günleri, Varlık vergisi, Aşkale Sürgünü, 6-7 Eylül olayları, Kürtçe konuşmanın yasaklanması gibi olaylar ötekilerin içe kapanmasını sağlamıştır.
 
“Öteki” sorunu, özellikle Türkiye gibi imparatorluk geçmişi olan ülkelerde diğer ülkelere nazaran daha sarsıcı yaşanmıştır. Zira imparatorluklar yapısı gereği çok dilli, çok etnisiteli ve çok kültürlü bir yapıya sahiptirler.Oradan ulus- devlet modeline geçildiğinde “öteki” ve “ötekileştirme” çabası kaçınılmaz olarak ortaya çıkacaktır. Devlet tarafından bir özelliği dolayısıyla“öteki” diye algılanan kişi ya da gruplar üzerinde yürütülen dışlama politikalarına ise “ötekileştirme” yöntemlerini ortaya çıkarmıştır. Birey ise kendine dini, etnik veya kültürel yönden farklı davranıldığını hissettiği anda“ötekileşmenin” öznesi haline gelir.
 
Bir devlette “öteki diye tanımlanan alt kültür veya inanç gruplarına karşı ne tür bir politika yürütülebilir? Tarihsel süreç incelendiğinde çok genel anlamda üç farklı politik tavra rastlayabiliriz.
1)  Etnik temizlik, soykırım
2)  Asimilasyon
3) Ötekini olduğu gibi kabul ederek, bir arada barış içinde yaşamanın mümkün yollarını aramak.
Tarihsel süreç ilk iki yönteme sıkça başvurulduğunu gösteriyor. Özellikle ulus- devletlerin kuruluş sürecinde etnik temizlik,soykırım, göce zorlama, nüfus değişimi gibi yollara başvurulmuştur. Almanya’da Hitler döneminde uygulanan soykırım, insanlık tarihine acı hatıralar bırakmıştır. Benzer şekilde yakın tarihte Bosna’da gerçekleştirilen Sırp vandalizmi tarihin en büyük soykırımlarından biri olmuştur. Yakın dönemde etnik temelde yapılan soykırımlar, daha önceki dönemlerde farklı amaçlarla yapılagelmiştir.
Ortaçağ döneminde daha çok ötekileştirme daha çok dini anlamda yapılıyordu. Dini anlamda soykırımın en önemli örneği hiç şüphesiz Endülüs Müslümanlarının gördüğü tarihin en büyük soykırımlarından biridir ki,onlar göç etme, ölüm ve din değiştirme arasında tercih yapmak zorunda kalmışlardı.
İslam dünyasında zaman zaman hukuk ihlalleri olsa da,insanların farklı olduklarından dolayı toplu olarak öldürüldükleri bir davranışa rastlanmamıştır. Ünlü romancı Amin Maalouf ‘un tanıklığı bunun için yeterlidir. “Eğer atalarım, Müslüman orduları tarafından fethedilen bir ülkede Hıristiyan olmak yerine, Hıristiyanlar tarafından fethedilen bir ülkede Müslüman olsalardı, onların inançlarını koruyarak on dört yüzyıl köy ve kentlerinde yaşamaya devam edebileceklerini hiç sanmıyorum. Gerçekten de, İspanya’daki Müslümanlara ne oldu? Yok oldular, tek kişi kalmamacasına katledildiler, sürgüne zorlandılar ya da cebren Hristiyan edildiler”(Maalouf,2000)
 
Türkiye’de ulus- devlet kurulduktan sonra belirlenen ideolojik paradigma yeni sorunların ortaya çıkmasını sağlamıştır. Aslında sorunun kaynağı da burada yatmaktadır. Ulus –devletler kuruluş felsefeleri gereği çoğulculuğa kapalı oldukları için bu felsefeye dayanarak çok kültürlü bir paradigma oluşturamazlar.
Yazarın tespitiyle “ Türk olmak aynı zamanda Müslüman ve Hanefi olmak demekti. Anadolu’nun ‘gayri Türklerden’ arındırılması projesi aslında bir çeşit Müslümanlaştırma projesi anlamını da taşıdı”(Aytav,2011)Dolayısıyla devlet için makbul vatandaşlar Türk ve Sünni anlayışa sahip olanlar şeklinde tanımlanmıştı. Buradaki Sünnilik Türklüğü destekleyici bir unsur olarak görmek gerekir. Nitekim devletin tanımladığı Sünniliğin dışındaki bir anlayışı da ötekileştirdiğini başörtüsü yasağında görmek mümkündür. Kitaptan açıkça anlaşıldığı gibi Türklük, Türk olmayan Kürt, Ermeni ve Rum grupları ötekileştirirken, Sünnilik kimliği de başta aleviler olmak üzere Yahudilik, Hristiyanlık, Süryanilik gibi dini grupları ötekileştirmiştir. Burada ilginç olan nokta, Batıda bilinen nedenlerle Türklük ve Müslümanlık “öteki” olarak algılanırken, Türklerin kendi içinde başka “Ötekiler” yaratmış olmasıdır.
Ekrem Tufan Aytav, kitabında Türkiye’de özellikle cumhuriyet sonrasında “ötekileştirilen” gruplara ilgili ilgi çekici ve bilgilendirici röportajlar yaptı. Burada önemli olan kendini öteki diye hisseden gruplara mensup kişilerle doğrudan temas kurulmasıdır. Kitapta ötekileştirilen gruplarla doğrudan temas kurulması konunu nesnelliği yönünden son derece önemlidir. Çünkü ötekinin problemleri hakkında, onun görüşlerine başvurmadan konuşmak hiç şüphesiz ötekinin kimliğine bir müdahaledir. Bu açmazdan kurtulmak için, kendini etnik, dini veya kültürel bakımdan farklı hisseden kesimlerin görüşlerini kendilerinden dinlemek gerekir. Kitapta buna özellikle dikkat edilerek zihin açıcı bilgilere yer verilmiş.
Türkiye’de Yahudi olmak hakkında, edebiyatçı yazarMario Levi ile; Rum olmakla ilgili, Işık Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Dekanı Yorgo Stefanopulos ile; Başörtülü olmakla ilgili, Taraf Gazetesi yazarı Hilal Kaplan ile; Ermeni olmakla ilgili, Arus Yumul ile; Süryani olmakla ilgili, İstanbul Süryani Katolik Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Zeki Basatemir’le;Kürt olmakla ilgili, Yazar Altan Tan ile; Alevi olmakla ilgili, Ak Parti milletvekili ve yazar reha Çamuroğlu ile; Çingene olmakla ilgili, Roman Kültür ve Geliştirme ve dayanışma Derneği Başkanı Aydın Elbasan ile kendilerini niçin öteki hissettikleri hakkında çok değerli çalışmalar yapılmış. Burada ilk göze çarpan husus Kürtlerin dışında kendini öteki diye hisseden kesimlerin kendilerini “Türk” diye tanımlamalarıdır. Bunu hiç şüphesiz farklı grupların kendilerini emin hissetmek duygusuyla yaptığı bir davranış olarak değerlendirebiliriz. Ayrıca ötekileştirilen insanların kendilerini olduklarından farklı göstermeye zorlanmaları kişilik bölünmesine de yol açabilir. Olaylar hakkında farklı görüşleri varsa, onları dile getirmekten özellikle kaçınırlar. Bütün bunlardan kaçınmak için, herkesi kendi tanımladığı biçimde olduğu gibi kabul etmek gerekir. Yahudi Levi, Yahudilerin subay,emniyet görevlisi, hakim ve savcı olamayacağından şikayet etmektedir. Burada yasal bir engel olmamasına rağmen, Yahudilerin de bu görevlere başvurmaması ilginç bir ayrıntıdır.
Türkiye´de ötekiler arasında en ilginç olanlar başörtülülerdir. Gayri Müslimlerin aksine onlar devlet hizmetleri sayılan kamusal alanda hiçbir şekilde görev yapamazlar. “Aslında başörtüsü, diğer adı ile türban, sistem ve laikçi taban açısından bir semboldür. Laik olmamanın sembolü, mürteci olmanın sembolü, topluma din ile alakalı unutturmak istedikleri her şeyin sembolü. Elbette aynı düşünceyi taşıyan erkekler de öteki kategorisindedir. Tarikat ve cemaat mensupları da aynı derecede ötekidirler.(Aytav,2011) Aslına bakılırsa başörtüsü toplumsal ve siyasal anlamda öteki Türkiye’ye ait bir semboldür. Bu anlamıyla başörtüsü, Türkiye de sınıfsallığın ve siyasal kamplaşmanın da en önemli argümanıdır. Merkez- çevre ayırımında başörtüsü çevreye ait bir semboldür ve bu haliyle resmi değil sivil alanı temsil etmektedir.
Tüm bu “ötekileştirme” düşüncesinden insanları uzaklaştıracak olan, yasalarda yer alan her türlü ayırımcılığı kaldırmak, etnik vurguyu azaltmak ve demokratik hukuk devleti inşa etmektir.
Referanslar:
1)Ölümcül Kimlikler, Amin Maalouf, Çev: Aysel Bora,İstanbul 2000
2)Türkiye’de Öteki Olmak, Erkam Tufan Aytav, Ufukyayınları, İstanbul 2011>A
ÖTEKİLEŞTİRME BİR RİTÜELDİR
Toplumsal hayatta düzen, ilk insandan kalma bir ritüelmişçesine, ötekileştirmeler üzerinden kuruluyor, kurulan düzen korunmaya devam ediyor. Dil, ırk, cinsiyet ve daha birçok olgu “ötekileştirme”ye alet ediliyor. 
Toplumsal hayatta düzen, ilk insandan kalma bir ritüelmişçesine, ötekileştirmeler üzerinden kuruluyor, kurulan düzen korunmaya devam ediyor. Dil, ırk, cinsiyet ve daha birçok olgu “ötekileştirme”ye alet ediliyor.
İlk “ötekileştirme” cinsiyet üzerinden gerçekleştirilmiştir. Adem’in sol kaburga kemiğinden yaratılan Havva, Adem’in bir parçası olarak Adem’den sonra, Adem’in kudreti altında yaratıldığı için ötekileştirilmiş oluyor aslında. Topraktan yaratılan Adem’in kaburgasından can bulan Havva, Adem’den daha güçsüz olarak resmediliyor. Hatta varlığı, Adem’in varlığına bağlanmış oluyor. Şeytan’ın oyununa gelerek yasak elmanın tadına bakmasıyla cennetten çıkarılmalarına neden olan, varoluşta Adem’den sonra gelen Havva, nefsine yenik düşmesi nedeniyle de daha fazla kusurlu olarak betimleniyor. Aslında bir bakıma Havva, Adem gibi olmaması ile ötekileştiriliyor.
Böylece ataerkil toplumun temelleri, zihinlerde atılmış oluyor. Erkeğin gücünün yanında kadının güçsüzlüğü, kusurluluğu, varlığının erkeğe bağlı olması anlayışının tohumları, dini öğretilerle pekiştiriliyor.
İnsanlar üredikçe, yani Adem ile Havva’dan oluşan 2 kişilik topluluk çoğaldıkça; çoğalıp farklılaştıkça, insanlar birlikte yaşamanın sınırlarını genişletiyor. Boylar klanlara, klanlar kabilelere devşiriliyor. İnsanlar çeşitli nedenlerin arkasına saklanarak kendilerinden olmayan boyları, klanları, kabileleri ötekileştiriyor.
Paranın toplumsal hayatın içine girmesiyle ötekileştirmenin ekonomi yüzü belirginlik kazanıyor. Zengin-fakir ayrımı ortaya çıkınca, zengin olan parasızı “fakir” diye, fakir olan paraya sahip olanı “zengin” diye ötekileştiriyor.
Milletler, devletlerin sınırlarıyla ayrıştırılıyor. Sembolizmden ibaret olan siyasetin ardında devletler ve milletler ötekileştiriliyor. Dünya’nın yuvarlak olmasına aldırış edilmeden, yeryüzü sanki bir düzlemmişçesine devletler, coğrafi terimlerle “Doğu-Batı” diye konumlandırılıyor. Bu coğrafi terimler ile konumlandırmada aslında, coğrafik anlamın çoktan yitmiş olduğu aşikâr. “Doğu-Batı” artık gelişmişliği-geriliği, medeniyeti-gelenekselliği, hatta “iyiliği-kötülüğü” ifade ediyor. Birinin bir diğerini ötekileştirmesi sonucunda kelimeler ve olgular yeni anlamlara bürünüyor. Haberlerde, makalelerde “Doğu-Batı”nın baş harflerinin büyük yazılması bunun örtülü bir kanıtı değil midir?
Zaman geçiyor… Devirler değişiyor… Coğrafyaların sınırları yeniden çiziliyor. Ötekileştirme, varlığını korumaya devam ediyor. Zamanın ve mekânın en önemli tüketim nesnesine ya da bu nesnelerinin belirlenimlerine göre; ötekileştirmeler yeniden resmediliyor.
Ötekileştirmenin temelinde dil yatıyor. Dil vasıtasıyla ötekileştirmelerin çerçevesi yeniden ve yeniden çiziliyor. Dil sayesinde çerçevesi çizilen bu ötekileştirmeler, yine dil aracılığıyla insanların bilinçaltına yerleştiriliyor. Toplumsal hayatın içindeki toplumsal rollerin ve eylemlerin içine yazılıyor.
Ötekileştirmelerin özünde etnosantrizm okunuyor. Benmerkezcilikten beslenen ötekileştirme, toplumsal hayatın her düzleminde yaşamaya ve kendini geliştirmeye devam ediyor. Ötekileştirmenin atası cinsiyet ötekileştirmesi olmasına rağmen, bugün en büyük ötekileştirmeler (her ne kadar baş etken ekonomi olsa da) siyasi temelli oluyor. Modern dünyanın temel ayrımcılığı, “devlet” ve “millet” kavramları etrafında çiziliyor. “İçleyerek dışlama” kavramının rahatlıkla okunabileceği modern devletler belki de stratejik varlıklarını bu ötekileştirme politikaları ölçeğinde gerçekleştiriyor.
Türkiye gerçeğine de bir bakılacak olursa; toplumsal ve siyasi uzamda birçok alanda bu ötekileştirmelerin yazgısını okumak mümkün. Tahmin edileceği gibi, Türk-Kürt ayrımı akıllara gelen ilk örneklerden… Belki sosyolojik açıdan “Kürt sorununun” derinine inilirse, bu meselenin “sorunlaştırılmasının” bu “ötekileştirme” ölçeğinde perçinleştirilmiş olduğu görülecektir. Kim bilir? Araştırmak gerekir.
Irksal ötekileştirmenin yanında, bugün dinsel/mezhepsel ötekileştirme de toplumsal olanın içinde konumlandırılmış durumda. Türbanlı/türbansız ayrımı, aynı toplumsal düzlemde olduğu kabul edilmesi gereken insanları farklılaştırma politikasıdır sadece. Belki de siyasi çıkarlar sonucunda planlanmış bir sorunlaştırma mekanizmasıdır. Düşünmek gerekir!
Zayıf Karakterli ve Şahsiyesiz Kişi ve Toplumların kendisini öteki üzerinden tanımlaması o kişi yada toplumun asıl ve temel sorunudur,bu kişi ve toplumlar hiçbir zaman huzurlu,mutlu, gelişmiş yada gelişmeye açık hale gelemezler en sonunda da ötekileştirmeye çalıştıklarının yanlarında sığıntı olarak nefes alıp vermeye devam ederler.
Ya da daha basit bir çerçevede düşünmek gerekirse, siyasi çerçevede ötekileştirme, AKPARTİ’liler-CHP’liler-HDP’liler ve MHP’liler vs. diye de konumlandırılmıştır.
Toplumsal düzlemde var olan ötekileştirmeler daha da ileri boyutlara varabilmektedir. Örneğin bölgelere göre yapılan değer atıfları buna güzel bir örnektir. Trakyalılar sıcakkanlı insanlardır ya da çingenedirler; Karadenizliler inattırlar, Laz damarları vardır. Doğulular Kürt ve teröristtirler gibi.
Küresel dünyada aslolan sembollerin tüketimidir. Toplumsal düzlemin her tür uzamı sembollere yazılıdır. Bu yüzden her ötekileştirme bir anlam içermektedir. Bu anlamlar var olan ya da belirlenmiş çıkarlar nezdinde var olması istenilen toplumsal düzene hizmet etmektedir, hizmet ettirilmektedir.
Her ötekileştirme, aslında bir ayrımcılığı temsil etmektedir. Toplumdaki her ayrımcılık da toplumsal bölünmüşlüğe tekabül etmektedir. İnsan haklarının, dolayısıyla insan olmanın “vatandaş” olmaktan geçtiği küresel düzende farkındalık yaratılması için ortaya atılan her ide, her eylem önerisi dahi “birileri” için risk unsuru olma özelliği göstermektedir. Bu yüzden sosyalleşme ile potansiyel “bireyler” pasifize edilmektedir. Bugünün toplumsal normları, “normal” olarak kabul edildiği ve sosyalleşmenin içinde normal olarak kabul ettirildiği için birey aslında birey olma özelliğini zamanla yitirmiştir. Bireyliğin tanımı silikleşmiştir. Geriye sadece sahte bir birey sanrısı kalmıştır. Bireyliğimiz aslında toplumsal düzlemde var olan iktidarların izin verdiği ölçüde bireyliktir.
Kısıtlanmış olduğunun farkında olan pasifize edilmiş bireyler, aslında var olan pasifliğin içindeki aktif bireylerdir. Aktifliğe atılan ilk adım ise farkındalık oluşturulmasıdır. Bu noktada aslında hepimizin birer Mesih olduğunu unutmamak gerekir. Bu yüzden toplumsal değişim ve dönüşüm için ilk önce kendimizi dinlemeliyiz. Normalleştirilmeye çalışılan o kadar çok olağanüstü hal var ki…!
TAVUK TÖVBESİ KIVAMINDA BİR FENOMEN; EMPATİNİN KARŞI KOMŞUSU: ÖTEKİLEŞTİRME
Empati ne kadar çok duyduğumuz,artık idealize etmeye başladığımız, “Empatik ol sen de canım biraz” diyerek önümüze gelen herkese hap şeklinde pazarladığımız iletişim cambazı olmaya başlamış bir kavram. Geçen hafta empatinin sularına yelken açmıştık. İnsanları birbirine yakınlaştıranın, hatta grup yapanın birbirlerine yönelik empati geliştirme kabiliyetleri olduğundan, ayrıca kişiliğimizdeki değişimlerin empati kurduklarımızın eliyle daha kolay gerçekleştiğinden bahsetmiştik. Fazla empatinin küpüne zarar verdiğini de söyleyip “ötekileştirme” durağına park etmiştik.
Evet empati güzeldir, kullanışlıdır, verimlidir ama insana ait mekanizmalar empatiyle sınırlı kalmaz. Mesela empatinin bir de karşı komşusu vardır ki namı “ötekileştirme” dir. Empatiyle ortak tek özelliği aynı apartmanda oturmasıdır. İkisi de duygu apartmanındadır ama duyguya dokunma şekilleri çok farklıdır. Empati başkasının duygusunu damarlarımıza enjekte etmeye yararken ötekileştirmede başkasıyla aramıza koyduğumuz mesafeyle, ben o değilim duygusuyla “ben”in yaygarasını yapmaya, benliksel bir haz damıtmaya çalışırız.
Empati, enjektörlük yaparken ötekileştirme duvar örmeye yarar. İşi, değil karşı tarafı hissetmek, onunla kendini aynı odada bile hissetmemek için onu “öteki” yapmaya yarayan tuğlaları birer birer dizmektir. çünkü ötekileştirdiğiniz an sebep-sonuç ilişkisi kurma ihtiyacınız kaybolur. ‘Neden böyle yapıyor?’ sorusunu anlamsız bulur, elinizde barkotlar etiketleme ve ötekileştirmeyi her şeyden daha kolay görürsünüz Ötekileştirme ister bu düzeyde olsun ister daha hafif, girdiği toplumu psikolojik eksende moleküllerine varana kadar bölen, kategorize edip kendi dışındaki diğer bütün kategorilere tepeden bakan bir tür mikrobik hastalık gibidir.
SİZ HANGİ HAPTAN ALIRDINIZ?
İşte hepimiz bir ömür boyu bu çift yönlü markaj altında yaşarız. Morpheus’un uzattığı kırmızı ve mavi haplardan (empati-ötekileştirme) her an birini seçeriz. Filmde bunlardan biri sizi hayal dünyasına (Matrix dünyasına) bağlarken diğeri gerçeğe bağlıyordu. Yine öyle oluyor: Empati size gerçek dünyadan, gerçek duygudan sesler fısıldarken ötekileştirme bir hayal dünyasına, ötekilerle savaşıldığı bir matadorlar arenasına sizi davet eder. Herkes seçtiği hapa göre bir duyguya ışınlanır. Empati kurduğu kişilerin neden-sonuç ilişkilerini anlayıp hayata bir an olsun onlar gibi bakarken; ötekiledikleriyle arasına ördüğü duvarın ayaklarının altında yükseldiğini ve bu sayede de büyüdüğünü sanır.
ötekileştirmede kişi hayatı köşelerden ibaret bir 6’gen, 7’gen (kişiye göre bu sayı artar durur) geometrik harita şeklinde görür. Bütün toplumu bu 6-7 köşeye dağıtır. Kendisi ve kendi gibi düşünenleri de bir köşeye toplar. Ve hayatı bir ömür boyu sadece 6’gen içindeki kendi açısından seyreder
durur. Tuttuğu köşeyi ne kadar benimserse diğerlerini de o ölçüde kendine uzak tasarımlar. Hatta bir noktadan sonra değil diğer köşedekilerle empati kurmaya yavaş yavaş onları “insan” gibi bile görmemeye başlar.
YA BEN YA HİÇ!
örneğin canlı bombalar. Onlar için diğer köşedekiler o kadar öteki olmuştur ki kendileriyle birlikte havaya uçanların insan olduğunu bile hissetmezler. Pimi çekmenin kolaylığı “ötekileştirme”ye vasıl olmakla ilgilidir. Altıgenin diğer köşesindekileri artık eli, kolu olan ancak farklı bir canlı türü gibi görmeye başladıkları an her şey daha kolay olur. (Nitekim 11 Eylül’ün pilotu Atta’nın bekleme salonunda oynarken seyrettiği ve birazdan kendisiyle birlikte öleceğini (öldüreceğini) bildiği çocuktan -kendisinin de baba kavramına yabancı olmamasına rağmen!- hiç mi hiç etkilenmemiş olması da bunun ifadesi.)
Psikopat dediğimiz kişilik hastalığının temel özelliği empati kurma mekanizmasının sıfırıncı noktasını temsil etmeleri ve kendi dışında herkesi “öteki” görmeleridir. Yani onlarda empati kurmak varoluşsal donanımlarıyla ilgili teknik bir özürdür. Psikopataloji doğuştan getirilen bir rahatsızlıktır.
Ama mesele sadece doğuştan getirilmez bu psikolojik rahatsızlıklar. Adım adım inşa da edilebilir Ötekileştirme kültürünün benliğinize verdiği dayanılmaz haz da sizin diğer tarafı öyle bir itmenize sebep olur ki psikopatolojiyle aranızda sadece ince bir çizgi kalır. İdeolojik kamplaşmalar, ten rengine göre sınıfsal ayrımlar, başının üstündekine göre grup kimlikleri kurmalar, kendi kolonisini ilan edip diğerlerine savaş açmalar, kafatasçı milliyetçilik yapısı aslında bu patalojinin (hastalık) sosyal ve artık normal kılığına girmiş versiyonlarıdır Ötekileştirmenin dayanılmaz hafifliği içinde benliksel yoga yapanlar varlıklarını bu reddettiklerinin üzerine kurmuştur. “Nesin sen?” diye sorsanız önce ne olmadıklarını tarif ederler. Bu sayede hem kinlerini ötekileştirme adındaki vakumla boşaltmış hem de benlikleri üzerinde bir kâğıttan kale yapmışlardır Ötekiyle araya örülen her duvarla kendine bir odacık yapılmış ve derin bir benliksel haz damıtılmıştır, görev tamamdır.
VE BİR GÜN BİR ŞEY OLUR!
Bir gün ötekileştirdiklerinizle seyahat yaparken otobüsün lastiği patlar. Beraberce yolda kalırsınız. Beraberce sıkıntı çeker, beraberce geç kalırsınız. Yaşadığınız bir tek ortaklık, onu bir an için anlamanızı sağlar. Bir an o siz gibi, siz o gibi olmuşsunuzdur. Kazayla da olsa empati gerçekleşmiştir. Bir an için ezber bozulmuş, empati kültürü başlamıştır. Birbirinizi o an iyi anlarsınız ve bu anlama bir anda kalıpların dışına davet eder sizi. Patlayan lastiğin mecburi “empati istikameti” başka empati fırsatlarını da keşfetme yolculuğuna dönüşür. Ve bir zaman sonra anlarsınız ki aslında bir ezberin, iki ayrı söylemin bilinçdışı aktörü olmuşsunuz o zamana kadar. Nefretiniz sempatiye, ben bilirim’ciliğiniz empatiye doğru ton değiştirir. Ve insan olma paydasında birleşmenin huzuruna doğru tamir olmuş lastikler ve “empatik düşünme” yapısıyla yepyeni duraklara doğru yol almaya başlarsınız. Tabii eğer geç kalınmamışsa.
Bu güne kadar hep öteki görülüp, öteki ilan edilen bir çok pencereden konuya baktım ve bazı çıkarımlar geliştirdim,bir çok yazı ve tesbiti okudum harmanladım ve dahi alıntı yaptım bu yazıda,tarih ötekileştirirken ötekileşiveren bir çok topluluk, gurup,siyasi parti,cemaat  ve devletlerin nasıl yerlebir olduğunu hep yazmıştır,Ötekileştirme negatif bir sinerji oluşturur ki bu da bir bumerang etkisini beraberinde getirir, bulaşıcı bir mütelalıktır,ötekileştirdiğiniz insan, topluluk, gurup ve inançlar sizi gitgide ötekileşmiş hale getiir, yapayanlız kalırsınız,Tesbitlerimizde ufak tefek nüans hataları olabilir, sizler katılırsınız, katılmazsınız, hatta sert eleştirilerde de bulunabilirsiniz, lâkin hiç kimseyi öteki haline getirme hakkınız yok,size bu hakkI Cenab-ı Allah ve Onun Peygamberleri  vermiyor.
Kur'ân-ı Kerim , HUCURÂT Suresi 13. ayet meali,bunu hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde net olarak ortaya koyar.
يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن ذَكَرٍ وَأُنثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ
Yâ eyyuhen nâsu innâ halaknâkum min zekerin ve unsâ ve cealnâkum şuûben ve kabâile li teârefû, inne ekremekum indallâhi etkâkum, innallâhe alîmun habîr(habîrun).
HUCURÂT-13 Ey İnsanlar, sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi ırklara ve boylara ayırdık. ALLAH yanında sizin en değerliniz en erdemli olanınızdır. ALLAH Bilendir, Haberdardır.) / Elmalılı Hamdi Yazır.
VEDÂ HUTBESİ (9 Zilhicce l0 H./8 Mart 632 M. Cuma)
"Ey insanlar! "Rabbiniz birdir. Babanızda birdir. Hepiniz Ademin çocuklarısınız. Adem ise topraktandır.Arabın arab olmayana arab olmayanında arab üzerine üstünlüğü olmadığı gibi kırmızı tenlinin siyah üzerine siyahında kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur.
Eba Müslîm el- Horasâni’nin çağımıza da ışık tutan ve Emevi Devleti üzerine söylediği çok önemli bir sözü vardır. yazımı onu hatırlatarak bitirmek istiyorum:
“Onlar şerrinden emin oldukları dostlarını kendilerinden uzak tuttular. Dostluklarından emin oldukları için… Düşmanlarını kazanmak için kendilerine yakın tuttular. Yakın tuttukları düşmanları dost olmadı; ancak uzak tuttukları dostları düşman oldu. Herkes düşman safında toplanınca yıkılmaları mukadder oldu.”
 

İzlenme: 1010 Yazdır

YORUM EKLE

Yorum Başlığı

Yorum

YORUMLAR

Tüm Yorumlar
  • Bahadır TEMUR

    Misafir: Hocam harika bir yazı ama uzun olmuş herkes okuyamaz hocam üçe bölüp yayınlansa çok güzel olur 12 Ocak 2016 20:09

  • Seyit

    Misafir: Cuneyt abi biz bu topraklara sevgiden baska tohum ekmedik. Ötekilestirmede neymis :) 14 Ocak 2016 22:18

  • Abbas CANITEZ

    Misafir: Cüneyt Bey Yazınız gerçekten harika olmuş ama biraz uzun olmuş gerçi uzun olmasaydı konu bu kadar güzel ele alınamazdı birde boşluk yerler var oraları neden boş bıraktınız resim felanmı vardı çıkmamış oraya bilginiz olsun, kaleminize ve beyninize sağlık herkes okumalı bu yazıyı. 19 Aralık 2015 16:01

  • Elçin Duru

    Misafir: yakın zamanlarda okuduğum en güzel makale tebrikler 21 Aralık 2015 19:20

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR