Kıble!







1994 yazıydı.

Haydar dayı, Diyarbakır’da  halılarını satmış, teybinde çalan Şiwan’ın ezgilerine vokal yaparak  yolu bitirip Malatya’ya varma derdindeydi.
Diyarbakır’dan çıkalı bir saat olmuştu, saatine bakıp tekrar yola bakması ile yoldaki  kaya parçalarını fark etmesi bir oldu. Zor bela durdu, derin bir nefes çekti. Ne olduğunu anlamaya çalışırken  camdan başına dayanan keleşin soğukluğunu hissetti.
Aklına ailesinin bir aylık iaşesine karşılık gelen  parası geldi, ya sakladıkları koltuk altında bulunursa ne olacaktı diye düşündü.
Genç bir kadının ‘Kimliğini ver!’ sesi ile irkildi,
Sesi duyana kadar silahı tutanın  cinsiyetini poşu yüzünden anlayamamıştı. Kimliğini çıkarıp verdi,
-Nerelisin ?

-Arguvan.

-Kürt müsün?

-Ere…

Araçtan inip yolun karşısındaki düzlüğe oturmasını istedi, yaklaşık yirmi kişilik bir eşkıya grubuydu yolunu kesenler. Gerçi dostları içinde bunlara özgürlük savaşçıları diyende vardı ama Hazro’da parasını gasp ettikleri günden  beri Haydar dayı için bunlar en azılı eşkıyaydılar.
Denileni yaptı, yol kenarındaki düzlükte oturan yaklaşık üç yüz kişilik insan kalabalığının arasına karıştı. Üç otobüs, iki kamyon ve yedi sekiz otomobil durdurulmuştu. Öğlen güneşi tam tepedeydi  ve tansiyonu çıkmıştı. Bir an evvel bu işkence bitse diye düşündü.
Yarım saat sonra konvoya iki otobüs ve bir kamyonet daha dahil oldu.
Kimlik yoklamaları, üst aramaları derken aradan bir saat geçti.
Yaşı kırkında ve lehçesinden Suriyeli olduğu belli olan liderleri önce Kürtçe sonra Türkçe propaganda yapıp ölen arkadaşları için saygı duruşu yaptırdı. Sonrasında gözleri bağlı şekilde ve iyice hırpalanmış yirmi yaşlarında bir genci getirdiler. Simasından asker olduğu belliydi. Kısa bir konuşmanın ardından grup içindeki bir kadın, gencin yanına geldi; ‘Bu asker bizim esirimizdir, bizler demokrat insanlarız. Esire ne yapılacağına halk karar verecek. Şimdi soruyorum esiri bırakın diyenler el kaldırsın…’.
Kimse el kaldıramadı , yüzlerce kez ölüm kusan namlularının bu gencin serbest bırakılmasını isteyene dönebileceğini düşündüler. Daha sert bir tonla ‘İnfaz edin diyenler el kaldırsın…’ diye bağırdı. Yine kimse el kaldırmadı, bu gencin katline sebep olmak kimsenin kaldırabileceği bir yük değildi. Bu esnada kalabalık yığının en arkasından bir ses duyuldu, bütün yüzler o yöne çevrildi. Sekseninde başı sarıklı, açık yeşil cübbe ve şalvarı olan bir haloydu seslenen…
‘Gidin ağa babanıza deyin ki Tillo’lu Seyyid dayı, biz zulme meydan vermeyiz dedi. Asasını kaldırdı ve bize –sizin diriniz bizim toprağımızdan geçemiyor, bu gencin kılına zarar gelirse ölünüzü bile kurda kuşa yediririz- dedi diye söyleyin. Arayın söyleyin, bilir onlar bizim kim olduğumuzu…’
Ortalık buz kesti, eşkıya grubunda bir hareketlenme oldu, kendi aralarında konuşmaya başladılar. Seyyid Halo ise yerinden usulca doğrulup gencin yanına gitti titreyen elinden tuttu ve yanına getirip oturttu. Dudakları dua okur gibi titriyordu.
Birkaç dakika sonra  grup hiçbir şey olmamış gibi topladıkları kimlikleri dağıttı…Halonun yüzüne bile bakamıyorlardı.
‘Araçlarınıza’ sesi ile birlikte herkes koşarak araçlarına bindi. Genç askeri ise Halo kendi aracına aldı… 

***
Bu olayın tanıklarından biri size bu yazıyı yazan… Diğerleri de hayatta.
Bu yaşanılanı neden mi anlattım? Selahattin bilir misin; sen Tillo’lu Seyyid dayıyı temsil edemezsin!…
Sen ölüm döşeğinde yanına oğlu Melik Efdal’e;
“Evlâdım sana, bütün iyiliklerin kendisinden geldiği korkusu ile doğrudan ve doğru yoldan ayrılmamayı vasiyet ederim. Allah’ın emirlerini yerine getirmekte elin gevşek olmasın ve kusur işlemeyesin. Bilesin ki, kurtuluş ancak bundadır. Kimsenin kanı ile, ellerini kirletme. Halkının emniyeti ve saadeti için çalış. Onların sana bir emanet olduğunu bil. Komutanlarına değer ver. Arkadaşlarını koru. Herkesin bir gün öleceğini aklından çıkarma. Kimsenin hakkını zayi etme. Kul hakkı, kul affetmedikçe kalkmaz.” söyleyen ve “Kefenimi bir mızrağın ucuna bağlayıp, tellalın eline vereceksin. O, sokak sokak gezecek ve halka şöyle bağıracak İşte ey ahali! Bu Kudüs fatihi Selâhaddin’in kefenidir. Dünyadan, sadece bu kefenle gidecektir. Bundan gayrı mal, mülk, mevkii ve makam, ölüm kapısından öteye geçmeyecektir. Bakın ve ibret alın“. vasiyetini bırakan Selahaddin Eyyubi’nin torunu hiç olamazsın…
Sen Şeyh Said’in milis komutanlarından olan ve girdiği bir çatışmada oğullarına; ‘Bekir oğlum, Selim oğlum! Size vasiyetim askerleri öldürmeyin. Onlar halkın çocuklarıdır. Garibandırlar. Babaları ve anaları onların yolunu bekler. Öldürürseniz onlara katliam emrini  verenleri öldürün. Onlar dinimizin ve kavmimizin çocuklarıdır…’ vasiyetini bırakan Halil Keya’nın kavminden de olamazsın.
Selahaddin Eyyubi, ölürken  yanında mızrağının ucuna astığı kefeni vardı, senin ise heybende Yasin ve diğerlerinin vebali olacak. Ama Kürdün duası hiç olmayacak hiç, Selahattin; iyi bilesin diye yazdım…


 
 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.