Çin dünyanın ekonomik 'mesih'i mi, yoksa  'kâğıttan kaplan' mı?


Şayet “oyun değiştirici” bir gelişme olmazsa (sözgelimi, Çin’de iç isyan, doğal felaket, komşularla savaş ya da ABD’yi yeniden uçuracak bir teknolojik buluş, ucuz enerji gibi) 2030’dan sonra dünyanın en büyük ekonomisi tahtına Pekin’in oturması bekleniyor.
Askeri olarak görünür gelecekte ABD ile aşık atması zor, ama derin su donanması ve hava gücü oluşturmada Çin Halk Kurtuluş Ordusu sıkı çalışıyor. Uzay programları NASA ile boy ölçülebilir düzeye ulaşıyor.
Aslında tarih tekerrür ediyor bir anlamda. Dünyanın ekonomik ağırlık merkezi son üç bin yıldır birkaç kez değişti. Şimdi de tam yeni bir değişim sürecinin başındayız.
Önceleri Mısır, Yunan ve Roma medeniyetlerinin deniz ticareti sayesinde müreffeh ekonomiler kurdukları Akdeniz havzasıydı. Daha sonra, uluslararası ticaret ve yatırımlar Çin, Hindistan ve Ortadoğu’yu o zamanki dünyanın 19’uncu yüzyıla kadarki en önemli servet ve güç merkezi yaptı. 1492’de yeni kıtanın keşfinden sonra İngiltere, Hollanda, İspanya ve Portekiz gibi büyük tüccar ulusların yükselişiyle Atlantik yeni merkez oldu. Derken, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD öncülüğünde dünyanın ekseni Pasifik’e doğru kaymaya başladı.
Ve şimdi kartlar yeniden karılıyor. Bu defa iki yüzyıl sonra Çin yeniden uluslararası eksenin tam merkezine oturmak üzere. Yeni küresel sistem, aynen 1944’te yaşanıldığı gibi, uluslararası ticaret ve yatırımı kolaylaştıracak, uzun vadeli planlamaya imkân verecek yeterli istikrarı ve ekonomik büyüme ile kalkınmaya imkân sağlayacak yeni ve esnek bir model arayışı içinde. Asıl mesele, oyunun kurallarının nasıl ve kimler tarafından yeniden yazılacağında düğümleniyor...

3 trilyon $ biriktirdi
Şayet yakın zamanda Washington’un Ronald Reagan ve Pekin’in Capital havaalanlarına indiyseniz fazla söze gerek kalmadan hangi ülkenin 20’nci, hangisinin 21’inci yüzyıl gücü olduğunu hemen anlıyorsunuz.
Çin son 30 yıllık süratli kalkınması ile ona hepimizin bakışını radikal şekilde değiştirmeyi başardı. Kimimiz dünyanın başına “sarı felaket” geleceğinden kaygı duyuyoruz. Kimimiz ise uzunca bir zamandır istikrarlı ve süratli şekilde büyüyen, uzaya insanlı araç gönderebilen, ucuz üretim üssü olmaktan çıkıp süratle teknolojik ilerleme sınırları zorlamaya başlayan bu ülkeyi dünyanın yeni “ekonomik süpergücü” olarak gorüyoruz.
Yaşadığımız kriz ortamında onun “ekonomik mesih” olabileceğinden umutlu olanlar var. Sadece bizler değil, yirminci yüzyılın süpergücü ABD bile tuzu kuru Çin’e gözünü dikmiş, oradan taze fonlar ve çare bekliyor. Cari işlemler ve ticaret fazlası sayesinde döviz kasasında 3 trilyon dolar biriktirmiş olan Çin’in önümüzdeki dönem için alacağı kararlar tüm başkentleri ve ekonomileri temelden etkileme potansiyeline sahip. Çin tarzı yönetim de, otoriter eğilimli ülkelere cazip geliyor.
Uluslararası sistemde yaşanmakta olan bu güç kayması Çin’de genç kuşak liderlerin iktidara yürüdüğü bir dönemde meydana geliyor. Çinli gençler, binlerce yıllık medeniyetin imbiğinden süzülmüş, sessiz derinden ve düşük profilli çalışma anlayışına pek aşina değil.

‘Bencil’ tek çocuklar!
“Tek çocuk” politikası nedeniyle bencil, kendisini dünyanın merkezi gören ve dış dünyanın bakış açılarına büyük ölçüde duyarsız, elindeki gücü hemen kullanma heveslisi bir gençlik var önümüzde.
Bu düşünce yapısının Çin’de iç sorunlarla boğuşmaya, komşularla ve diğer güçlerle jeopolitik mücadeleye fazla olumlu katkısı olmayacağı, tam tersine gerilimleri tırmandıracağı ortada.
Öte yandan, Çin’in “kâğıttan kaplan” olduğunu, istatistiklerinin abartıldığını, önümüzdeki 10 yıl icinde hem bölgesel dengesizlik, hem varsıl-yoksul uçurumunun artacak olması, hem komşularıyla ihtilaflar, hem de ülke içi etnik/dini başkaldırıların yaygınlaşması nedeniyle ciddi bir istikrarsızlığa sürükleneceğini söyleyenler de az değil.

Pentagon’a tırpan

Amerika’yı süpergüç yapan ve bu statüsünü sürdürmeyi sağlayan unsurların başında dünyanın her yerine erişme ve her koşul altında askeri müdahalede bulunma kabiliyetine sahip olması geliyor. Bu gidişle sadece ekonomide değil askeri konumunda da hatırı sayılır bir güç aşınmasına tanık olacağız önümüzdeki dönemde.
2013 bütçesinde yaklaşık 55 milyar dolarlık bir kesintiye uğradı Pentagon. Bunun 16 milyar doları tedarik, 8 milyar doları araştırma ve geliştirme programları, 27 milyar doları da Amerikan ordusunun günlük operasyonlarından tırpanlanacak. Artık yeni dış askeri müdahale çağrılarına kulağını tıkamak zorunda. İrade olsa bile kaynak bulamayacaklar.

Asya’nın gerisinde
Savunma firmaları bu kesintiler nedeniyle ciddi tehdit altındalar. Lockheed Martin’in geliştirdiği F-35 avcı uçağı, Boeing ve Textron’un V-22 tiltrotor uçakları, nükleer denizaltılar, Sikorsky helikopterleri hiç göz kırpmadan kurban verilecek.
Askeri sanayi her bütçe yılı yeni kesintileri getiren Batı pazarları dışında alıcılar arıyor. Maliyet azaltıcı önlemler, şirket birleşmeleri ve Çin ile Rusya gibi rakiplerini geride bırakacak yeni stratejik hamleler peşindeler. Önümüzdeki dönemde siparişlerin daha da azalmasının önüne geçmek için suni bölgesel çatışmaların körükleneceği iddiasında bulunanlara da rastlanıyor.
Her ne kadar Pentagon’un bütçesi geçen yıl 612 milyar dolara (Federal bütçenin yüzde 20’si) çekilmişse de hâlâ kendisinden sonraki 13 ülkenin askeri harcamalarının toplamına eşdeğer bir rakama hükmediyor. Buna karşılık, Avrupa ülkeleri savunma bütçesinde son birkaç yüzyıldır ilk defa Asya askeri harcamalarının epey gerisinde kaldı.

TEK BİR ÇİN YOK

Aslında tek bir Çin yok; söylenenlerin hepsinde bir nebze gerçek payı var. Unutulmaması gereken şu: Çin’in 5 bin yıldır aynı topraklar üzerinde kesintisiz süregelen medeniyet genleri, etnik ve dini bakımdan önemli ölçüde homojen olması, dünyada giderek daha iyi eğitilen her beş kişiden birisine evsahipliği yapması, teknoloji liginde üst sıralara tırmanması, süratle geliştirdiği ekonomik, diplomatik ve askeri kasları onu 21’inci yüzyılın en önemli gücü yapacak.
Pekin’de konuştuğumuz bir düşünce kuruluşu başkanı, Washington’un tüm barışçı girişim çabalarına karşın, perde gerisinde yapmaya çalıştığının Hindistan, Japonya, Kore, Tayvan ve ASEAN ülkeleri üzerinden Çin’i çevrelemek ve önünü kesmek olduğu düşüncesini dile getirdi. Milliyetçiliğin yükseldiği Çin’de, tıpkı İran’da olduğu gibi, ABD’ye bir hayranlık olmakla birlikte bu ülkenin Çin’e karşı hasmane tutum izlediğini ifade edenlerin sayısı ihmal edilemeyecek kadar fazla. Şayet ileride ABD ve Çin’den oluşacak G-2 doğacaksa bu güven bunalımının aşılması ilk adım olmalı.

YARIN: BALAYINA DEVAM MI?



Kaynak: http://ekonomi.milliyet.com.tr/cin-dunyanin-ekonomik-mesih-i-mi-yoksa-kagittan-kaplan-mi-/ekonomi/ekonomidetay/08.01.2013/1652615/default.htm
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.